18 Şubat 2017 Cumartesi

kitap değerlendirmesi: KADIN FİLOZOFLAR TARİHİ

ANLAMAK İSTİYORUM: KADIN FİLOZOFLAR TARİHİ
Ingeborg Gleichauf
Çev. Leyla Uslu
Ankara: ODTÜ Yayıncılık, 2007. 152 sayfa.
1953 doğumlu Ingeborg Gleichauf Alman bir felsefecidir. 1994 yılında doktorasını Freiburg Üniversitesi’nde Ingeborg Bachmann üzerine yaptı ve hala Freiburg’ta yaşamaktadır. Alman Milli Kütüphanesi’ne göre yazarın 13 adet kitabı ve çeşitli üniversite çalışmaları bulunmaktadır. Eserleri çeşitli dillere çevrilmiş bir yazardır.

Yazarın Türkçeye çevrilmiş ilk eseri olan Anlamak İstiyorum: Kadın Filozoflar Tarihi Antik Çağ’dan 21. Yüzyılı da kapsayan bir zaman dilimini hedef alıyor. Eserde 44 kadın filozof 8 başlık altında zamansal olarak incelenmiştir. Ayrıca eserde kadın filozofları somutlaştırarak onları temsil eden resimler de vardır. Yazar, “Kadınlar felsefi konularla uğraşmaz mı? Hiç mi kadın filozof yok? ” (s. 9) sorularından hareket ederek araştırmasına başlamıştır. Başlangıç noktası Hannah Arendt’tir. Daha sonra Antik Çağ’a kadar giderek günümüze kadar kaynaklar elverdiğince kadın filozofların hayatlarını, yaşadığı dönemleri, görüşlerini derlemiştir. Yazar, kaynak sıkıntısını eserin giriş kısmında şu şekilde dile getirmiştir: Geçmiş yüzyılların kadınları genellikle, düşüncelerini yazıya dökmek ve sistematik biçimde düzenlemek için erkeklerin sahip oldukları vakit ve olanaklardan yoksundular. Durum böyleyken bu alanda, kaynakların yetersiz olduğu söylenir. Oysa kaynak yetersizliğinin bir nedeni de, kadınların yazılı belgelerine erkeklerinkinden çok daha az özen ve dikkat gösterilmesiydi. Kaynak ararken sabrı tüketmemek için gerçekten arkeolojik çalışmaya çok hevesli olmak gere- kir. Kadın filozoflara ilişkin bilgilerimizi genellikle yalnızca başkalarının raporlarına veya anlatımlarına dayanır. Orijinal metinler ender olarak korunmuş, bazen kasten üzerinde oynanmış veya yok edilmişlerdir.(s.10)

Bir felsefe tarihi metni olarak ele alabileceğimiz bir eser niteliğindedir. Kadın filozofların kendi yaşadıkları dönemleri ve gelecek dönemleri de etkileyen görüşlerinin hangi sosyo-kültürel çevrede ortaya çıktığını görebiliriz. Eserle beraber felsefe tarihine erkek filozofların egemen olduğu görüşünden biraz uzaklaşmak mümkündür. Bu konuda Türkçe yazılmış ya da Türkçeye çevrilmiş eser bulma konusunda sıkıntı yaşanırken 2007 yılında yayımlanmış olan bu eser ilaç gibidir. Eser dil açısından anlaşılabildiğinden felsefeyi yeni uğraş yapmış olanların da rahatlıkla okuyabileceği düzeydedir.

Antik Çağ’da kadın filozoflar ile erkek filozofların düşüncelerinde paralellikler söz konusudur. Antik Çağ’da karşımıza 6 kadın filozof çıkıyor ve kadın filozoflar erkeklere artı olarak kadın hakkındaki görüşlerini de belirtmişlerdir. Bu 6 kadın filozofun çoğu kendi eserlerini kaleme almıştır, eser kaleme almayanların ise düşüncelerini Platon, çeşitli diyaloglarında (Meneksenos Diyaloğu ve Symposion) kadın filozoflara Sokrates’ in ağzından atıfta bulunur. Sokrates, bu kadın filozofları ( Aspasia, Arkadialı Diotima) över ve düşüncelerine yer verir. Bazen kadın filozoflar, sadece kadın olduklarından ya da farklı dinden olduklarından toplumda bazı sorunlarla karşılaşmalarına hatta ölümlerle karşı karşıya kalıyorlardı. Gleichauf, buna M.S.370-413 yıllarında İskenderiye’de yaşamış olan Hypatia’yı örnek verir. Hypatia Hıristiyan olmadığı için kilise tarafından önce kesilmiş sonra da yakılmıştır.
Orta Çağ’da ise 5 kadın filozofun mistisizm ile uğraştığını görüyoruz; çünkü kilise kadınlara İncil ile uğraşmak hatta genel anlamda teoloji ile ilgilenmek yasaklanmıştı. Mistik kelimesi Yunanca “myein” den gelir, “gözleri kapatmak” demektir.(sayfa 27) Kadınlar manastırda yaşayarak nefislerinden uzak durarak Tanrı’ya daha yaklaşacak-larını düşünmüşlerdir. Bu dönemde kadınlar sadece yazarak düşüncelerini aktarabilmiş-lerdir. Konuşmaları yasak olmasına rağmen bazı kadın filozoflar -ki bunlar aynı zaman-da rahibedirler, gezerek vaazlar vermişlerdir ve düşüncelerini yayma fırsatı bulmuşlar- dır. Bu dönemdeki kadın filozoflar düşüncelerini sadece düz yazı ile değil şiir, özdeyiş, aforizma, ilahi, dua ve kısa kuramsal incelemelerle aktarmışlardır.
Yaklaşık olarak 1350-1650 yılları arasında İtalya’da Antik Çağ tekrar canlandı. Bu sefer Antik Çağ Rönesans olarak adlanmıştı. “Rönesans insanı kendine yeni alanlar açtı; özel- likle kişinin içindeki sonsuz uzam da bunlardan biridir. Nasıl benim dışımda genişlik ve derinlik açılıyorsa, içimde de aynı şey oluyor. Kendi içime baktığımda, sınırsız bir aleme nüfuz ediyormuş izlenimine kapılıyorum. Bu deneyimin bilincine ilk kez Rönesans Çağı’nda varılmıştır.”(sayfa 46) Böylelik merkeze insan oturmuş ve dünyanın hareketleri insana göre inceleniyordu. Antik Çağ’ın geri dönüşünün sebebi Platon okumalarının yoğunlaşmasıydı. Platon’un “Symposion” adlı diyaloğunun konusu olan aşk ve güzellik tekrar Tullia d’Aragona (1508-1556) tarafından tekrar işlenmiştir. Tullia sonsuz aşkın gerçekleşmeyen aşk olduğunu ve bu tür aşkın yüce olduğunu söylemiştir “Aşkın Sonsuzluğu Üstüne Diyalog” adlı eserinde. Platon’dan farklı olarak Tullia aşkta sevene değil de sevilene daha çok önem vermiştir.
Bu dönemde bireyselliğin ön plana çıkması ile kadın-erkek sorunlarına da değinilmiştir. Bu konuda Montaigne’nin manevi evlatlığı olan Marie Le Jars de Gournay(1565-1645) 1622 yılında yazdığı “Erkeklerin ve Kadınların Eşitliği Üstüne” eseriyle bu konuyla ilgili görüşlerini dile getirmiştir. Görüşlerini dile getirirken zekice kelime oyunlarına da başvurmuştur. Örneğin, “ Penceredeki erkek kediye, dişi kediden başka hiçbir şey daha çok benzemez.” Gournay, ilk Aydınlanmacılardan olan Fransız Poulain de la Barre’ye esin kaynağı olmuştur.

Eserin 4. bölümünde yani 17.yüzyıla geldiğimizde 4 kadın filozof karşılıyor bizi. Bu dönemde Rönesans’taki düşünceler kökten değişmiştir her şeye kuşku ile bakılmaya başlanmıştır. Kuşkuculuğun en ünlüsü hatta modern felsefenin babası olarak anılan Rene Descartes’tir (1596-1650). Bu dönemde Rönesans’taki bireyselcilik yerine artık bilinç, düşünme vardır. Descartes’in madde-ruh ikiliğinden yola çıkarak Descartes’ten farklı bir yol çizen İngiliz kadın filozof Newcastle Düşesi Margaret Cavendish (1623-1673) vardır. Ona göre madde canlıdır, madde ve zihin doğaya aittir. Madde ve zihin ayrı olmayıp birliği temsil ederler. Margaret bir tür çevre etiğini ele alan ilk kadın kuramcılardan biridir. Cavendish insanlara doğaya karşı alçakgönüllü olmaları konusunda çağrıda bulunur. 1645’te Henry More ile tanışınca onun öğrencisi olan Anne Finch Conway(1631-1679) doğayı canlı bir organizma olarak kabul eder ve doğadaki en etkin tözün monad olduğunu söyler ve monadın özelliklerini sıralar. Monad değişmez, bölünmez, bireysel ve evrenin tümünü yansıtır. Ayrıca Conway ilk monadın da Tanrı olduğunu söyler. Fakat monadlar ile felsefe tarihine Conway değil de Monadolojinin yazarı olan filozof Leibniz (1646-1716) geçmiştir.

Aydınlanma Çağı’na geldiğimizde ise kadınlar hak isteme ve haklarını savunma konula-rında yoğunlaşmışlardır. Buna örnek olarak o dönemin kadın filozoflarının eserlerinin isimlerine yer vererek bile ışık tutabiliriz. Olympe de Gouges’in (1748-1793) 1791 yılında yazdığı Kadın Hakları Bildirgesi’ ni ilk olarak söyleyebiliriz. İngiliz kadın filo-zof Mary Wollstonecraft’ın (1759-1797) Kız Çocuklarının Eğitimi Üzerine eseri de örnek verilebilir. Kadınlık bu dönemde önemli bir yerdedir. Kadınlar için eserler yazıl-mıştır. Onlardan biri olan “Kadınlar İçin Felsefenin Ana Hatları” nı yazan Johanna Charlotte Unzer’dir (1725-1782). Son olarak da “Kadının Bağımlı Kılınması” eserinin eşi ve kızı tarafından derlenen Harriot Hardy Taylor-Mill (1807-1858) vardır. Hepsi eserlerini kadınların ve erkeklerin aynı dereced makul düşünmeye ve davranmaya tabi olduklarını söylemişlerdir.
18. yy. ve 19. yüzyıldaki kadın filozoflar aydınlanmaya karşı olan romantizmin etkisine girmişlerdir. Bu dönemde Ben kavramı üstünde çalışılmıştır. Düşünmek ile hissetmek arasında olan ilişkinin önemi vurgulanır. Bu ilişki, insanların bir arada yaşamaları, kültür ve hoşgörü sayesindedir.
Sanayi Devrimi’nden sonra 19.yüzyılda kadın filozoflar 18.yüzyıldaki gibi kadın sorun-larına daha çok değinmişlerdir. Devrim’le beraber gelişen teknikler ve bilim kadınları nasıl etkiler sorusu üzerinde düşünmüşlerdir. Kadın filozoflar bu yüzden pratik alanla daha yoğun eser vermişlerdir, ki bazıları düz yazı yerine felsefe eğitimi almamışlara yakın olacak şekilde deneme yazmıştır ve gazetecilik de değişik bir aktarım yöntemi olarak karşımıza çıkar.
Ve kitabın kapanışını 20. yüzyıl ile yapıyoruz. Gleichauf, bu kısımda 9 kadın filozofu incelemiştir. Bu sayıyla birlikte Antik Çağ’dan itibaren kadın filozofların giderek arttı-ğını söyleyebiliriz. Bu dönemde bir önceki dönemin etkileri sürmektedir. Artı olarak da dil sorunu üzerinde durur, kadın filozoflarımız. 20. yüzyıldaki kadın filozoflarımız 2.Dünya Savaşı’nın başlamasıyla felsefi olarak ilerlemelerinde bazı kesintilere uğramış-lardır. Savaşın etkisiyle kadın filozoflarımız siyaset hakkında da yazılar yazmışlardır. Bu dönemdeki kadın filozoflar Hitler etkisi yüzünden barışçıl bir dil kullanmışlardır. Edmund Husserl’den etkilenen iki kadın filozof vardır. Bunlardan biri Hedwig Conrad-Martius (1888- 1966) fenomenoloji ve zaman kavramını işlemiştir ve diğeri arkadaşı Edith Stein (1891-1942) insanın bilinci, empati sorunu ve cemaat yaşamı felse- fesinin konularını oluşturdu. Felsefeye “fırlatılmışlık” kavramını kullanmıştır. Ona göre insan fırlatılmıştır. Fırlatılmış insan yaşama anlam aramaya çalışır. İnsan anlam aramayı da tek başına yapamaz ve bunun için Tanrı’ya ihtiyacı vardır. Özgürlük ve “köksüzlük” kavramlarıyla karşımıza Simone Weil (1909-1943) çıkar. “Köksüzlük” kavramına karşı yeni bir kökleşme çalışmaları sonucunda Mutsuzluk ve Tanrı Aşkı adlı eserini yazmıştır. Varoluşçuluğun en önemli kadın temsilcisi 1908-1986 yıllarında yaşamış olan Simone de Beauvoir’dir. Kadın erkek arasında fark olmadığını belirtir. Postmodernizm kendini Sarah Kofman (1934-1994) ile gösterir. Eserdeki son kadın filozofumuz ise 1947 doğumlu Martha Craven Nussbaum’dur. Etik alanında çalışmıştır. Teori ile pratiğin birbirinden ayrılamayacağını söyler.

Gleichauf eserinde kadın filozoflar ile erkek filozoflar arasındaki arkadaşlık, aşk ve hoca-öğrenci ilişkilerinden de bahseder. Bu ilişkilerden çıkan fikirler şaşırtıcı derecede kadın filozof-ları geri plana atıp erkek filozoflarının fikirlerinin daha önemsenmesi ile sonuçlanmıştır. Buna örnek olarak ilk kadın filozof olan Krotonlu Theano’dur. Theano (İÖ 550’den itibaren) Pythagoras’ın karısıdır. Anne Finch Conway ile Henry More ile hoca- öğrenci ilişkisi vardı. Markiz Emilie du Chatelet (1706-1749) ile Voltaire (1694- 1778) arasında 14 yıl süren bir aşk birlikteliği vardı. Harriet Hardy Taylor-Mill’in (1807-1858) John Stuart Mill (1806-1873) ile ilişki önce arkadaşlık daha sonra eşi ölünce de aşk ilişkisine dönüşmüştür. Hedwig Condrad-Martius(1888-1966) ve Edith Stein (1891-1942), Edmund Husserl’in (1859-1938) öğrencileriydiler. Martin Heidegger (1889-1976) ile hoca-öğrenci ilişkisinden aşk ilişkisine dönüşen Hannah Arendt (1906-1975) o ilişkisini bitirdikten sonra bu sefer de Karl Jaspers’ın (1883-1969) öğrencisi olmuştur. Simone de Beauvoir (1908-1986) Jean Paul Sartre (1905-1980)ile aşk ilişkisi yaşarken Albert Camus (1913-1960) ile de arkadaştır. Ludwig Wittgeinstein’ın (1889-1951) güvendiği bir öğrencisi olan Gertrude Elizabeth Margaret Anscombe 1919-2001 yılları arasında yaşamıştır. Hatta kendisi Wittgeinstein’ın ölmeden önce kendisine verdiği eserlerini yayımlamıştır.

Sonuç olarak kitap genel itibariyle bize sunulan felsefe tarihlerinden farklı bir çizgide olup kadın filozoflardan bahsetmiştir. Kitap genel olarak yüzyıllardır geri planda kalan kadın filozofların tanınması açısından önemli bir yere sahiptir. Bu eser, kadın filozoflar hakkında özellikle Türkçe yazılmış ya da Türkçeye çevrilmiş eserler bir elin parmak sayısını geçmezken ilaç niteliği görmektedir. Kadın filozofların düşüncelerini destekleyici olarak kendi eserlerinden bölümler sunmuştur. Konu dizini ve adlar dizini kitabın son sayfalarında yer alırken düzenli bir kaynakçanın olmamasını eksiklik olarak görüyorum. 2. basımda bu eksiklikte giderilirse daha yararlı bir kaynak olacağına inanıyorum.
Merve Demir
28.10.2012

4 Ocak 2017 Çarşamba

Shameless'ın Türk versiyonu mu? beni güldürmeyin

Benim Amerikan versiyonunu izlediğim pek de sevdiğim dizinin uyarlanacağını duydum ne yazık ki. Yok canım bizimkiler özellikle Amerikan-İngiliz dizilerinin uyarlamasını yapamıyorlar. Bu konuda neden ısrar ettiklerini de anlamsız bulmakla beraber zaman, umut ve emek kaybı olduğunu düşünüyorum. Siz Kore dizisi uyarlamaya devam edin. Gelelim neden Shameless ve genel olarak Amerikan dizilerinin uyarlanmaması gerektiğine;
-başlangıç olarak kadın-erkek ilişkileri en büyük tabumuz,
-henüz kadın-erkek arasındaki cinselliği kaldıramayan bir topluma eşcinsellerin arasındaki ilişkiyi anlatamazsınız,
- televizyonda sigara ve içki bulanıklaştıran bir sistemde uyuşturucunun, içkinin ve sigaranın bolca kullanılmasını nasıl yapacaklar bilemiyorum,
-televizyonda küçük yaşta çocuk doğurtamazsınız,
-iki sarışın insandan zenci çocuk çıkmaz,
-evrakta sahtecilikte sorun çıkar,
-hasta bakıcıların ilaç çalmasında sorun çıkarırlar,
-internetten üstsüz yayın yapan zenci V karakterini kimse oynamaz,
-hatta V kısır diye sevgilisiyle annesinin cinsel ilişkiye girme sahnesi benim için tam bir muamma şu an(düşünemiyorum bile),
-Carl'ın okulda uyuşturucu ve silah satması yayınlanamaz hatta uyarlanamaz bile,
-Tinder başlı başına sorun,
-translar sorun,
-evsizlik sorun,
-hırsızlık sorun,
-Lip'in üniversitede hocasıyla birlikte olması,
-Lip'in hocasının kocasıyla açık ilişkisi olması,
-giyim tarzları sorun,
-zaten iki kişi dizinin bir bölümünü değil jeneriğini izlese olay biter,
-her bölümün başında geçen hafta ne yaptıklarını anlattıkları kısmını nasıl yaparlar merak konusu,
-göçmen sorunu,
-sınırdan kaçak geçmek,
-fahişelik ve anne sütü satımı,
-eşlerin, anne-babaların ortalıkta olmaması,
-komşu ilişkileri,
-ev hapsi,
-bipolar hastalığı,
-karaciğer nakli,
-Fiona'nın erkek seçimleri,
-Fiona'nın kocasını aldatması,
-Ian'ın Lip'in kimliği ile orduya girmesi ve helikopter çalması,
-Frank başlı başına sorunun kaynağı,
neyse kaç sezonluk dizi böyle anlatılmaz doğal olarak. Bu dizi Türkiye'de çekilirse sadece dram kısmı gösterilir. Oysa ki dizide insana dair bütün duygular ve yaşantılar fazlasıyla mevcut. Dizi kaçak anneleri ve hayırsız babaları olan çocukların hayata karşı kafa tutmaları olarak lanse edilir. Bir arkadaşımın dediği gibi Küçük Kadınlar- Üvey Baba karışımı olur sadece. Çocukların haline acıyıp acıyıp her bölüm 3 saat ağlanır olur biter.
Tekrar söylüyorum bu tip Amerikan dizilerini Türkiye'ye uyarlayamazsınız. Toplum henüz buna hazır değil ki uzun zaman da hazır olacakmış gibi durmuyor. Dizileri satın alıp uyarlayacağız diye orjinalleri de mahvetmeyin lütfen! En başta zaman konusunda bir türlü anlaşma sağlanamadı bu ülkede. 20:00'dan 00:15'e kadar dizi mi izlenirmiş hiç, haftada bir gece Türk dizisi izleyen ben bu işkenceye dayanamıyorum. Diziyi izlerken ne yapacağımı şaşırıyorum. Eğer siz bir insanın günde 4 saatini bir dizi için harcatıyorsanız çıkıp da bu ülkede kitap okuma oranı az diye şikayet edemezsiniz. Sonra Pisa'da tabiki de sonlarda oluruz. Çocuklar anne-babalarını örnek alırlar. Kitap okumayan, araştırmayan, saygı duymayan, şiddet eğilimli bireylerin olduğu bir ülkede böyle bir diziyi uyarlayamazsınız. Boşuna ekip kurup da insanların ekmeğine engel olmayın. En iyisi bizim ahlak anlayışımıza uyan Kore dizilerine yatırım yapın ya da en iyisi kemik ekibe daha iyi ücretler ödeyip üstüne bir dizi sürelerini azaltırsanız gayet hoş, orijinal dizilerin ortaya çıkacağına inanıyorum.