Samuel Moyn, Son Ütopya- Tarihte İnsan Hakları, çev. Firdevs Ev, İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları, 2017, 272 sayfa.
Son Ütopya'da insan haklarının tarihsel gelişimi ele alınmaktadır. Her ne kadar dinler insan öldürmenin günah olduğunu söylese de ne evrensel olarak ne de yasal olarak bir güvence vermiyordu. Ayrıca başka dinden olanları öldürmek suç sayılmıyordu. Böylelikle dinlerin emirlerinin yetmediği görülüyor ve ağır adımlarla devlet adamlarının bahsetmesiyle yasallaşma süreci devreye giriyor. İlk adım 1776 yılında Bağımsızlık Bildirgesi ile atıldı. Daha sonra 1789 yılında İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi ile pekiştirildi.
İnsan Haklarının tüm insanları içine alması 10 Aralık 1948 tarihinde Paris'te imzalanan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ile oldu. Hannah Arendt'in de Totalitarizmin Kaynakları'nda dediği gibi, "Kolektif üyelik tarafından tanınan ve 'hakka sahip olma hakkı' denen kavramın, yeni Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi'nde sıralanan değerlere ulaşılmasında kilit role sahip olduğu sonucuna varır: Topluluğa katılım olmadıkça kendi başına hak iddia edilmesi bir işe yaramaz." (sayfa 16) İnsan hakları bütün insanları kapsadığı zaman yarar sağlar; fakat Ortadoğu ve Afrika'daki durumlar Batı açısından İnsan Hakları ihlali olarak düşünülmemektedir.
'İnsanlık' kavramından bahsedersek, "bu kavram dünya çapında bir ahlaki formdan ziyade, genellikle kişisel eğitim ayrıcalığına dair bir ideali ima ediyordu. 'İnsani' ve 'insancıl' deyişleri ancak modern zamanlarda düşünülebilir hale geldi. Gerçekten de Arendt'in de belirttiği üzere Roma'da insanlık basit anlamıyla eğitimsel biçimlenme alanının ötesinde değerlere dair çağrışımları beraberinde getiriyorsa, bunlar nihai bir önemden çok, ancak önemsizliği ifade ediyordu. Arendt bu gözlemini, 'Bir beşeri varlık, başka bir deyişle bir homo, kelimenin özgün anlamına bakıldığında, yasaların ve yurttaşların siyasi gövdesinin dışında kalan bir kimseyi, örneğin bir köle ama mutlaka siyasetten ilgisiz bir kimseyi işaret ediyordu,' diyerek belirtir." (syf 18-19) Siyasette liderlerden, devletten ve halktan bahsedilirken insan(birey) kavramı da dahil olmuş oldu.
"Hakların korumalarının beklendiği bir diğer -yine özünde bambaşka- özgül değerler kaynağı da, artık devrim dönemine gelene kadar yüzyıllardır sadece mülkiyeti değil, bireyi de koruyucu olağan haklar sunan umumi ve medeni hukukun, uzun süredir var olan ve teoriye dayanmayan hukuki teamülleriydi. Umumi hukukta yaşanan gelişmeler, daha sonra Aydınlanma reformizmiyle birlikte, temel olarak cezai sürecin muhafızlarını güçlendirmekten sorumluydu: İzinsiz aramaya karşı korunma hakkı, geriye dönük işleyen yargılamaların engellenmesi, 48 saat içerisinde hakim önüne çıkarılma hakkı, bir kimsenin davacısıyla karşı karşıya gelebilme hakkı, bir jüri tarafından yargılanma hakkı gibi." (syf 21-22) İnsan hakları birey olarak ön plana çıkmaya başladı.
"İnsan hakları, Adolf Hitler'in zalim ve kötücül yeni düzenine karşı duracak, ümit verici alternatif bir hayalin tamamlayıcı parçası olarak yola çıktı. Savaşın ateşi içinde ve bundan kısa bir süre sonra, kişisel özgürlüklerin bir tür toplumsal demokrasiye yönelik daha geniş dolaşımlı vaatlerle uyum sağlayacağı yaşam hayali, savaşmak için ona motivasyon sağladı." (syf 43) İnsan hakları konusunda Adolf Hitler diğer insanlar için farkındalık yaratmıştır. Adolf Hitler Yahudi halkına eziyet etmiştir. Bireylere değil, halka eziyet etmiştir.
"İnsan hakları, 'totaliter' devlet köleliğinin aksine Batı medeniyetinin alamet-i farikası olarak son derece elzem kabul ediliyordu." (syf 69)
"Amerikan bildigesi aslında haklarla ilgili değildi; bu bildirgenin her şeyden önce dünyadaki diğer uluslara sömürgecilik sonrası egemenliği duyurması amaçlanıyordu. Uluslararası hukuka gönderme yapılsa da, bireylerin korunmasından ziyade, devletlerin tanınmasının önem taşıdığı bir uluslararası hukuktu bu." (syf 77) Buradan da "tüm halklar yaşama, mutlu ve özgür olma hakkına sahiptir." (syf 77) Artık ütopya bireysel hakları koruyandan halkları koruyan nitelik kazanmıştır. Böylelikle neden aç ve eğitimsiz insanlara değil de Doğu Avrupa'daki ve Latin Amerika'daki sorunlara çare bulunulduğu anlaşılıyor. Benzer olay yukarıda da değindiğimiz Adolf Hitler'in Yahudilere yaptıklarından sonrakilere açıklama getiriyor.
Uluslararası Af Örgütü 28 Mayıs 1961'de kurulmuştur. İnsan hakları ile paralel ilerlemektedir.
"Uluslararası Af Örgütü'nün kökenleri, birçok kimsenin yeni bir alternatif ütopya aramaya giriştiği 1970 ortalarından sonra yaşanan insan hakları patlamasını anlamak için değerli ipuçları sunuyor. Benenson'un (Observer'da yazar ve Uluslararası Af Örgütü'nün kurucusu) girişiminin yapısal bağlamı, Katoliklerden Pax Christi gibi (Yahudi bir ailede dünyaya gelen ve 1958'de din değiştiren Benenson da bu harekete katılmıştır) dini barış hareketleri ya da Protestan ekümenikleri için Dünya Kiliseler Konseyi'nden çok daha geniş bir kümelenmeye sahip olabilir. Frederick Nolde'ye rağmen iki grubun da düşüncelerinin merkezine insan haklarını yerleştirmemesi çok önemlidir. Aynı şekilde Uluslararası Af Örgütü'nün de insan hakları mücadelesiyle bağlantısı ilk başta ne merkezi ne de zaruriydi; bunun sebebi Benenson değil, onun hukukçu meslektaşı Peter Archer'dı; Archer insan hakları mücadelesi kavramının 'siyasi suçlular adına' yürütülmesi fikrini üstü kapalı bir biçimde dile getiren ilk kişiydi. Tesadüfi de olsa örgütün tarihinde oldukça merkezi bir konumda yer alacak olan bu anıştırma, Uluslararası Af Örgütü'ne insan hakları mücadelesindeki öncü rolünü kazandırdı." (syf 115-116)
"Siyasetteki bozulmuş ütopyalara karşı, onların üzerinde ve dışında tarafsız bir ahlaklılık var oluyordu." (syf 117) Ahlak insan hakları ile sağlanmaya çalışılıyor. Çünkü dinler ahlak konusunda yetersiz geliyor.
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, "insan hakları tarihindeki sömürgecilik karşıtı havanın geçmesi ve 1970'lerde insan haklarının totalitarizm karşıtlığı kisvesi altında sürpriz bir şekilde yeniden öne sürülmesiyle oldu." (syf 153)Bunda da Rusya'nın etkisi vardır. 80'lerin sonu 90'ların başındaki Rusya Federasyon'undaki kopmalardan da anlayabiliriz.
Louis Henkin(Columbia'da hoca ve hukuk fakültesi aktivisti, 1965'te: "'İnsan hakları için temel ümit uluslararası barışın sürdürülmesinde, uluslararası gerilimin azaltılmasında, iç istikrarda, siyasi kurumların geliştirilmesinde ve yaşam standartlarının yükseltilmesinde yatıyor. Çoğu durumda insan haklarının gereklilikleri yalnızca dolaylı olarak karşılanabiliyor,' diyordu. Başka bir deyişle, insan hakları başlı başına öğretisel amaç olarak kabul edilemezdi ve uluslararası hukuk camiasının güvenli dünyayı kurma ve refahı destekleme misyonlarını devam ettirmeye bağlı kalması en sağlıklısıydı." (syf 165)
Stalin ve Hitler'in ütopya fikirleri gerçekleştiğinde distopyaya dönüşmüştür ve totaliter sistem doğmuştur. Bunun sonucunda hak ve özgürlüklerde kısıtlamalar olmuştur. "İnsan hakları tüm siyasi ütopyaların öldüğü bir zamanda bir ahlaki ütopya olarak doğmuş olduğunda, iyi hayatı tanımlamakla ve bu iyi hayatın sağlanması için bir plan önermekle yükümlüydü, üstelik tam da siyaset üstü doğmuş olmasından ötürü bunu yapamayacak durumdayken." (syf 182)
"Sömürgesizleştirmenin ve vatandaşlık hakları hareketinin resmi düzlemde imparatorluğu ve ırkçılığı sona erdirmesinin ardından insan hakları dili, tarihinde ilk kez ikna edici antitotaliter silah ortaya koydu." (syf 185)
"1970'lerin sonlarında, insan hakları (daha çok antitotaliter bir refleks olarak) insancıl kaygılardan, özellikle de küresel eziyetlerden çarpıcı bir şekilde ayrılarak, tam tersi bir yükseliş yaşadı. Yaşadığı bu yükselişte insan hakları, genel anlamda acınası durumda olan insanlara değil, Doğu Avrupa'daki totaliter rejim karşıtlarına ve Latin Amerika'daki sıkıyönetim kurbanlarına yöneldi." (syf 187) Buradaki amaç insanların haklarının teslim edilmesi değil, daha çok dünya siyasetine karışılmasıdır.
"Yurtdışındaki soykırımlarla ilgili endişeler, insan haklarının, her türlü küresel kaygıya çözüm sağlamayı amaçlayan bir dünya görüşüne dönüşmesinin yalnızca bir boyutudur. (...) İnsan hakları diğer ütopyacı tasarıların bıraktığı 'boşluğu işgal etmiş' olsa da, bütün mesele bir boşluğu doldurmak değildi. Her yere nüfuz eden bir konuya dönüşmek, entelektüel yaratıcılık ve sıkı çalışma gerektirmesinin yanında, oldukça mücadeleci bir siyasi bölgeye genellikle fark edilmeden dalmak anlamına da geliyordu: İnsan hakları, kaçınılacak bir yol vaat ederek bu bölgeyi delip geçmişti." (syf 188)
"Totaliterlik ve otoriterlik azalırken toplumsal ve ekonomik haklara dair bilincin güçlenmesi kaçınılmazdı." (syf 189)
"Siyasetin ötesine geçme arzusundan türeyen insan hakları, sol ve sağ görüş arasındaki eski ideolojik mücadele sebebiyle enerjisi baltalanan insanlığın yeni siyasetinin temel dili oldu." (syf 192)
"Son ütopya, bir ahlak ütopyası olamaz. İnsan haklarının, geleceğin ütopyacılığını tanımlamayı hak edip etmediği hakkında bir şeyler söylemek içinse hala oldukça erken." (syf 193) "İnsan hakları genel bir slogan, bir dünya görüşü ya da bir ideal olamaz." (syf 192) Bu yüzden insan haklarının ütopya olması söz konusu olamaz. Ütopyanın kriterlerinden biri olabilir; ama kendisi olamaz. Yasalaştırmalar, örgütlerle hak savunması yapılsa da tek başına ütopya olamaz.
sadece ben
ben küçük bir kız çocuğuyum :)
4 Ocak 2018 Perşembe
George Orwell, Savaş Günlükleri- Günlükler:1
George Orwell, Savaş Günlükleri- Günlükler:1, çev. Levent Konca, İstanbul: Sel Yayıncılık, Ekim 2017, 175 sayfa.
Orwell, İngiltere'de yaşarken savaşın etkisini gösterebilmek için 1940-1942 yıllarında günlük tutmuştur. Halkın duyarsızlığı, ordunun durumu, gazetelerdeki ve radyolardaki haberler, yiyecek-içecek sıkıntısı ve dünya hakkındaki görüşlerini yazmıştır.
Orwell'ın eşi Eileen başta Londra'daki Savaş Bakanlığı'nın Sansür Bölümü'nde çalışıyordu; fakat daha sonra 1942 yılında Gıda Bakanlığı'nda çalışmaya başlamıştır. "Eileen diyor ki, çalıştığı Sansür Dairesi'ndeki insanlar bütün 'kızıl' gazeteleri bir sayıyor ve Tribune'ü Daily Worker ile tam olarak aynı kefeye koyuyormuş." (syf 8) Böylelikle Orwell, eşi yardımıyla ilk bilgilere ulaşabiliyor. Buradan Orwell kendisini sadece solcu olarak komünist olarak görmediğini anlarız.
"Alışılageldik pazar kalabalıkları bir o yana bir bu yana sürüklenip duruyor; bebek arabaları, bisiklet kulüpleri, köpeklerini eğiten insanlar, köşe başlarında takılan delikanlılar; hiçbirinin yüzünde ya da kulağınıza çalınan hiçbir şeyde, bu insanların -bugün bütün pazar gazeteleri öyle söylese de- birkaç hafta içinde işgal edilebileceklerini kavradıklarına dair bir belirti yok. Çocukların Londra'dan tahliye edilmesi yönündeki tekrarlanan çağrılara verilen tepki çok zayıf oldu." (syf 13) İnsanlar onları direkt olarak etkilemediği sürece savaşa karşı duyarlı değiller. Dün gece dokuz haberlerini dinlemek için bir pub'a gittim ve oraya birkaç dakika geç vardığımdan, işletmeci kadına haberlerde ne olduğunu sordum. 'Ah, haberleri hiç açmıyoruz. Kimse dinlemiyor biliyor musunuz? Üstelik öteki barda piyano çalıyor, sırf haberler için çalmayı kesmezler.'"(syf 91) Bu durum sadece Londra bombalandığı zaman değişiyor; fakat bombanın atılmasından birkaç saat sonrasına kadar geçerliliğini koruyor.
Orwell ve arkadaşı 2.Dünya Savaşı sırasında Hitler'e yeterince karşı çıkılmadığını düşünüyor, genel olarak duyarsızlaşmadan şikayetçiler. D. "Yahudilerin Hitler yanlısı haline gelmiş olduğunu ya da buna hazırlandıklarını söylüyor. (...) Yahudilerin daima kendilerine tekmeyi basana hayranlık duyduklarını söylüyor." (syf 65)
Orwell hayatı boyunca sansür uygulamasından çok çekmiştir. "Arkasında az çok net bir propaganda çizgisi bulunan bir dizi konuşma planladığınızda, önce devam etmeniz söyleniyor, sonra şunun ya da bunun 'düşüncesizce' veya 'erken' olduğu gerekçesiyle durduruluyorsunuz, ardından yeniden devam etmeniz söyleniyor, sonra her şeyi yumuşatmanızı, bir yerlerde kalmış doğrudan ifadeleri çıkarmanızı ve diziyi başlangıçtaki anlamı ortadan kaldıracak biçimde 'modifiye' etmenizi talep ediyorlar; nihayet son anda her şey yukarılarda bir yerlerden gelen gizemli bir emirle aniden iptal ediliyor ve hiç ilginizi çekmeyen arkasında kesinlikle net bir fikir olmayan başka bir dizi doğaçlamanız isteniyor. Kulağa fazla zekice geldiğinden son anda iptal edilen konuşmalar yüzünden, sürekli katıksız bir saçmalık yayınlıyorsunuz." (syf 148)
Orwell, İngiltere'de yaşarken savaşın etkisini gösterebilmek için 1940-1942 yıllarında günlük tutmuştur. Halkın duyarsızlığı, ordunun durumu, gazetelerdeki ve radyolardaki haberler, yiyecek-içecek sıkıntısı ve dünya hakkındaki görüşlerini yazmıştır.
Orwell'ın eşi Eileen başta Londra'daki Savaş Bakanlığı'nın Sansür Bölümü'nde çalışıyordu; fakat daha sonra 1942 yılında Gıda Bakanlığı'nda çalışmaya başlamıştır. "Eileen diyor ki, çalıştığı Sansür Dairesi'ndeki insanlar bütün 'kızıl' gazeteleri bir sayıyor ve Tribune'ü Daily Worker ile tam olarak aynı kefeye koyuyormuş." (syf 8) Böylelikle Orwell, eşi yardımıyla ilk bilgilere ulaşabiliyor. Buradan Orwell kendisini sadece solcu olarak komünist olarak görmediğini anlarız.
"Alışılageldik pazar kalabalıkları bir o yana bir bu yana sürüklenip duruyor; bebek arabaları, bisiklet kulüpleri, köpeklerini eğiten insanlar, köşe başlarında takılan delikanlılar; hiçbirinin yüzünde ya da kulağınıza çalınan hiçbir şeyde, bu insanların -bugün bütün pazar gazeteleri öyle söylese de- birkaç hafta içinde işgal edilebileceklerini kavradıklarına dair bir belirti yok. Çocukların Londra'dan tahliye edilmesi yönündeki tekrarlanan çağrılara verilen tepki çok zayıf oldu." (syf 13) İnsanlar onları direkt olarak etkilemediği sürece savaşa karşı duyarlı değiller. Dün gece dokuz haberlerini dinlemek için bir pub'a gittim ve oraya birkaç dakika geç vardığımdan, işletmeci kadına haberlerde ne olduğunu sordum. 'Ah, haberleri hiç açmıyoruz. Kimse dinlemiyor biliyor musunuz? Üstelik öteki barda piyano çalıyor, sırf haberler için çalmayı kesmezler.'"(syf 91) Bu durum sadece Londra bombalandığı zaman değişiyor; fakat bombanın atılmasından birkaç saat sonrasına kadar geçerliliğini koruyor.
Orwell ve arkadaşı 2.Dünya Savaşı sırasında Hitler'e yeterince karşı çıkılmadığını düşünüyor, genel olarak duyarsızlaşmadan şikayetçiler. D. "Yahudilerin Hitler yanlısı haline gelmiş olduğunu ya da buna hazırlandıklarını söylüyor. (...) Yahudilerin daima kendilerine tekmeyi basana hayranlık duyduklarını söylüyor." (syf 65)
Orwell hayatı boyunca sansür uygulamasından çok çekmiştir. "Arkasında az çok net bir propaganda çizgisi bulunan bir dizi konuşma planladığınızda, önce devam etmeniz söyleniyor, sonra şunun ya da bunun 'düşüncesizce' veya 'erken' olduğu gerekçesiyle durduruluyorsunuz, ardından yeniden devam etmeniz söyleniyor, sonra her şeyi yumuşatmanızı, bir yerlerde kalmış doğrudan ifadeleri çıkarmanızı ve diziyi başlangıçtaki anlamı ortadan kaldıracak biçimde 'modifiye' etmenizi talep ediyorlar; nihayet son anda her şey yukarılarda bir yerlerden gelen gizemli bir emirle aniden iptal ediliyor ve hiç ilginizi çekmeyen arkasında kesinlikle net bir fikir olmayan başka bir dizi doğaçlamanız isteniyor. Kulağa fazla zekice geldiğinden son anda iptal edilen konuşmalar yüzünden, sürekli katıksız bir saçmalık yayınlıyorsunuz." (syf 148)
George Orwell- Faşizm Kehanetleri
George Orwell, Faşizm Kehanetleri, çev. Aylin Onacak, İstanbul: Sel Yayıncılık, Temmuz 2016, 115 sayfa.
George Orwell'in çeşitli dergilerde yayımlanan yazılarından toplanan makaleler Faşizm Kehanetleri adıyla basılmıştır. Çoğunlukla 1945 ve sonrası yazdıklarından oluşmaktadır.
Orwell, Swift'in Gulliver'in Seyahatleri adlı eserinin eleştirisini yapmıştır ve Yenikonuş'a konusunda da ilham almıştır. Sözcük sayısının azaltılması radikal distopik bir karardır. Günümüzde insanlar sözcük dağarcıklarını geliştirmek isterler. "'Dostluk' ve 'iyilikseverlik'e önem verirler ama 'Bunlar da sadece belirli kimselere karşı duyulan bir şey olmayıp, bütün ırk için evrenseldir'. Aynı zamanda sohbete de değer verirler ama sohbetlerinde fikir ayrılığı yaşanmaz ve bunlar 'gereksiz hiçbir sözcüğün yer almadığı, her şeyin en az sayıda en anlamlı sözcüklerle ifade edildiği sohbetler'dir." (syf 23) İnsanlar aynı sözcüklerle benzer düşüncelere sahip olurlar.
"Benim 'vatanseverlik'ten kastım, belirli bir yere ve yaşam biçimine bağlılık: Kişi, dünyada daha iyi bir yer ya da yaşam biçimi olmadığını düşünür ama onu başkalarına dayatma arzusunda değildir. Vatanseverlik doğası gereği savunmacıdır, hem askeri hem de kültürel anlamda. Milliyetçilikse iktidar arzusundan ayrı tutulamaz. Her milliyetçinin değişmez amacı, kendisine değil ama bireyselliğini içine gömmeyi seçtiği ulusa ya da herhangi başka bir birime daha fazla güç ve prestij kazandırmaktır." (syf 32)
"Dünyayı şekillendiren enerjinin kaynağı aslında duygulardır: Irksal gurur, lidere tapınma, dini inanç, savaş aşkı. Liberal entelektüeller bu duygulara mekanik olarak tarih dışı gözüyle bakıp onları bir kalemde siler ve genellikle kendi içlerinde de öyle tümüyle yok ederler ki bütün eylem güçlerini yitirirler." (syf 60) Bu tür duyguların harekete geçirilmesini Orwell, 1984 adlı eserinde Büyük Birader figürü ile canlandırır.
"Wells'in (...) Son kırk yılda yazdığı neredeyse hangi kitaba bakılsa, aynı fikrin sürekli tekrarlandığı görülür: Planlı bir Dünya Devleti için çalışan bilim insanı ile nizamdan yoksun bir geçmişi geri getirmeye çalışan gerici arasında varsayılan antitez. Bu antitez romanlarda, ütopyalarda, makalelerde, filmlerde, kitapçıklarda hep az çok aynı şekilde belirir. Bir tarafta bilim, düzen, enternasyonalizm, uçaklar, çelik, beton, hijyen: Diğer tarafta savaş, milliyetçilik, din, monarşi, köleler, Yunan profesörler, şairler, atlar. Bilimsel insanların romantik insanlar karşısında kazandığı bir dizi zafer olarak görür tarihi." (syf 61) Orwell 1984 eserinde bu düşüncenin tersini yapmıştır. Böyle yaparak Wells hakkındaki "1924'e kadar Wells genel olarak gerçek bir kahindi. Fiziksel ayrıntıları bakımından yeni dünya tahayyülü şaşırtıcı ölçüde gerçekleşti." (syf 64) düşüncesini devam ettirip eleştirmiş olur.
"Çoğu siyasi propaganda bir yalancılık işidir, sadece gerçekler konusunda değil, hisleriniz konusunda da yalan söylersiniz. Ama her sanatçı bir propagandacıdır, çünkü kendisine cazip gelen yaşam tasavvurunu, dolaylı ya da doğrudan, kabul ettirmeye çalışır." (syf 69) 1984'teki Doğruluk Bakanlığının görevlerinden biri de bu tür etkinliklerdir, özellikle proletaryaya yapılan yayınlar bu minvaldedir.
Esere adını veren başlık olan Faşizm Kehanetleri bölümünde Orwell; Jack London'ın Demir Ökçe'sinin, H.G.Wells'i Efendi Uyanıyor'unun, Aldous Huxley'in Cesur Yeni Dünya'sının ve Ernest Bramah'ın The Secret of the League'nin eleştirisini yapmıştır. Direkt kendisinin faşizm ya da dünya siyasetiyle ilgili fikirleri yoktur. Yazarların kehanetlerinin olabilirliği üstüne yazmıştır. Wells'in Dünya Devleti'nin ve Huxley'in hedonist devletinin olamayacağını anlatır. London ve Bramah'ın eserlerinde de toplum tepkisi açısından haklı bulduğu noktaları işaret eder. Bu eleştiriden sekiz yıl sonra da ortaya 1984'ü çıkarır.
George Orwell'in çeşitli dergilerde yayımlanan yazılarından toplanan makaleler Faşizm Kehanetleri adıyla basılmıştır. Çoğunlukla 1945 ve sonrası yazdıklarından oluşmaktadır.
Orwell, Swift'in Gulliver'in Seyahatleri adlı eserinin eleştirisini yapmıştır ve Yenikonuş'a konusunda da ilham almıştır. Sözcük sayısının azaltılması radikal distopik bir karardır. Günümüzde insanlar sözcük dağarcıklarını geliştirmek isterler. "'Dostluk' ve 'iyilikseverlik'e önem verirler ama 'Bunlar da sadece belirli kimselere karşı duyulan bir şey olmayıp, bütün ırk için evrenseldir'. Aynı zamanda sohbete de değer verirler ama sohbetlerinde fikir ayrılığı yaşanmaz ve bunlar 'gereksiz hiçbir sözcüğün yer almadığı, her şeyin en az sayıda en anlamlı sözcüklerle ifade edildiği sohbetler'dir." (syf 23) İnsanlar aynı sözcüklerle benzer düşüncelere sahip olurlar.
"Benim 'vatanseverlik'ten kastım, belirli bir yere ve yaşam biçimine bağlılık: Kişi, dünyada daha iyi bir yer ya da yaşam biçimi olmadığını düşünür ama onu başkalarına dayatma arzusunda değildir. Vatanseverlik doğası gereği savunmacıdır, hem askeri hem de kültürel anlamda. Milliyetçilikse iktidar arzusundan ayrı tutulamaz. Her milliyetçinin değişmez amacı, kendisine değil ama bireyselliğini içine gömmeyi seçtiği ulusa ya da herhangi başka bir birime daha fazla güç ve prestij kazandırmaktır." (syf 32)
"Dünyayı şekillendiren enerjinin kaynağı aslında duygulardır: Irksal gurur, lidere tapınma, dini inanç, savaş aşkı. Liberal entelektüeller bu duygulara mekanik olarak tarih dışı gözüyle bakıp onları bir kalemde siler ve genellikle kendi içlerinde de öyle tümüyle yok ederler ki bütün eylem güçlerini yitirirler." (syf 60) Bu tür duyguların harekete geçirilmesini Orwell, 1984 adlı eserinde Büyük Birader figürü ile canlandırır.
"Wells'in (...) Son kırk yılda yazdığı neredeyse hangi kitaba bakılsa, aynı fikrin sürekli tekrarlandığı görülür: Planlı bir Dünya Devleti için çalışan bilim insanı ile nizamdan yoksun bir geçmişi geri getirmeye çalışan gerici arasında varsayılan antitez. Bu antitez romanlarda, ütopyalarda, makalelerde, filmlerde, kitapçıklarda hep az çok aynı şekilde belirir. Bir tarafta bilim, düzen, enternasyonalizm, uçaklar, çelik, beton, hijyen: Diğer tarafta savaş, milliyetçilik, din, monarşi, köleler, Yunan profesörler, şairler, atlar. Bilimsel insanların romantik insanlar karşısında kazandığı bir dizi zafer olarak görür tarihi." (syf 61) Orwell 1984 eserinde bu düşüncenin tersini yapmıştır. Böyle yaparak Wells hakkındaki "1924'e kadar Wells genel olarak gerçek bir kahindi. Fiziksel ayrıntıları bakımından yeni dünya tahayyülü şaşırtıcı ölçüde gerçekleşti." (syf 64) düşüncesini devam ettirip eleştirmiş olur.
"Çoğu siyasi propaganda bir yalancılık işidir, sadece gerçekler konusunda değil, hisleriniz konusunda da yalan söylersiniz. Ama her sanatçı bir propagandacıdır, çünkü kendisine cazip gelen yaşam tasavvurunu, dolaylı ya da doğrudan, kabul ettirmeye çalışır." (syf 69) 1984'teki Doğruluk Bakanlığının görevlerinden biri de bu tür etkinliklerdir, özellikle proletaryaya yapılan yayınlar bu minvaldedir.
Esere adını veren başlık olan Faşizm Kehanetleri bölümünde Orwell; Jack London'ın Demir Ökçe'sinin, H.G.Wells'i Efendi Uyanıyor'unun, Aldous Huxley'in Cesur Yeni Dünya'sının ve Ernest Bramah'ın The Secret of the League'nin eleştirisini yapmıştır. Direkt kendisinin faşizm ya da dünya siyasetiyle ilgili fikirleri yoktur. Yazarların kehanetlerinin olabilirliği üstüne yazmıştır. Wells'in Dünya Devleti'nin ve Huxley'in hedonist devletinin olamayacağını anlatır. London ve Bramah'ın eserlerinde de toplum tepkisi açısından haklı bulduğu noktaları işaret eder. Bu eleştiriden sekiz yıl sonra da ortaya 1984'ü çıkarır.
18 Şubat 2017 Cumartesi
kitap değerlendirmesi: KADIN FİLOZOFLAR TARİHİ
ANLAMAK İSTİYORUM: KADIN FİLOZOFLAR TARİHİ
Ingeborg Gleichauf
Çev. Leyla Uslu
Ankara: ODTÜ Yayıncılık, 2007. 152 sayfa.
1953 doğumlu Ingeborg Gleichauf Alman bir felsefecidir. 1994 yılında doktorasını Freiburg Üniversitesi’nde Ingeborg Bachmann üzerine yaptı ve hala Freiburg’ta yaşamaktadır. Alman Milli Kütüphanesi’ne göre yazarın 13 adet kitabı ve çeşitli üniversite çalışmaları bulunmaktadır. Eserleri çeşitli dillere çevrilmiş bir yazardır.
Yazarın Türkçeye çevrilmiş ilk eseri olan Anlamak İstiyorum: Kadın Filozoflar Tarihi Antik Çağ’dan 21. Yüzyılı da kapsayan bir zaman dilimini hedef alıyor. Eserde 44 kadın filozof 8 başlık altında zamansal olarak incelenmiştir. Ayrıca eserde kadın filozofları somutlaştırarak onları temsil eden resimler de vardır. Yazar, “Kadınlar felsefi konularla uğraşmaz mı? Hiç mi kadın filozof yok? ” (s. 9) sorularından hareket ederek araştırmasına başlamıştır. Başlangıç noktası Hannah Arendt’tir. Daha sonra Antik Çağ’a kadar giderek günümüze kadar kaynaklar elverdiğince kadın filozofların hayatlarını, yaşadığı dönemleri, görüşlerini derlemiştir. Yazar, kaynak sıkıntısını eserin giriş kısmında şu şekilde dile getirmiştir: Geçmiş yüzyılların kadınları genellikle, düşüncelerini yazıya dökmek ve sistematik biçimde düzenlemek için erkeklerin sahip oldukları vakit ve olanaklardan yoksundular. Durum böyleyken bu alanda, kaynakların yetersiz olduğu söylenir. Oysa kaynak yetersizliğinin bir nedeni de, kadınların yazılı belgelerine erkeklerinkinden çok daha az özen ve dikkat gösterilmesiydi. Kaynak ararken sabrı tüketmemek için gerçekten arkeolojik çalışmaya çok hevesli olmak gere- kir. Kadın filozoflara ilişkin bilgilerimizi genellikle yalnızca başkalarının raporlarına veya anlatımlarına dayanır. Orijinal metinler ender olarak korunmuş, bazen kasten üzerinde oynanmış veya yok edilmişlerdir.(s.10)
Bir felsefe tarihi metni olarak ele alabileceğimiz bir eser niteliğindedir. Kadın filozofların kendi yaşadıkları dönemleri ve gelecek dönemleri de etkileyen görüşlerinin hangi sosyo-kültürel çevrede ortaya çıktığını görebiliriz. Eserle beraber felsefe tarihine erkek filozofların egemen olduğu görüşünden biraz uzaklaşmak mümkündür. Bu konuda Türkçe yazılmış ya da Türkçeye çevrilmiş eser bulma konusunda sıkıntı yaşanırken 2007 yılında yayımlanmış olan bu eser ilaç gibidir. Eser dil açısından anlaşılabildiğinden felsefeyi yeni uğraş yapmış olanların da rahatlıkla okuyabileceği düzeydedir.
Antik Çağ’da kadın filozoflar ile erkek filozofların düşüncelerinde paralellikler söz konusudur. Antik Çağ’da karşımıza 6 kadın filozof çıkıyor ve kadın filozoflar erkeklere artı olarak kadın hakkındaki görüşlerini de belirtmişlerdir. Bu 6 kadın filozofun çoğu kendi eserlerini kaleme almıştır, eser kaleme almayanların ise düşüncelerini Platon, çeşitli diyaloglarında (Meneksenos Diyaloğu ve Symposion) kadın filozoflara Sokrates’ in ağzından atıfta bulunur. Sokrates, bu kadın filozofları ( Aspasia, Arkadialı Diotima) över ve düşüncelerine yer verir. Bazen kadın filozoflar, sadece kadın olduklarından ya da farklı dinden olduklarından toplumda bazı sorunlarla karşılaşmalarına hatta ölümlerle karşı karşıya kalıyorlardı. Gleichauf, buna M.S.370-413 yıllarında İskenderiye’de yaşamış olan Hypatia’yı örnek verir. Hypatia Hıristiyan olmadığı için kilise tarafından önce kesilmiş sonra da yakılmıştır.
Orta Çağ’da ise 5 kadın filozofun mistisizm ile uğraştığını görüyoruz; çünkü kilise kadınlara İncil ile uğraşmak hatta genel anlamda teoloji ile ilgilenmek yasaklanmıştı. Mistik kelimesi Yunanca “myein” den gelir, “gözleri kapatmak” demektir.(sayfa 27) Kadınlar manastırda yaşayarak nefislerinden uzak durarak Tanrı’ya daha yaklaşacak-larını düşünmüşlerdir. Bu dönemde kadınlar sadece yazarak düşüncelerini aktarabilmiş-lerdir. Konuşmaları yasak olmasına rağmen bazı kadın filozoflar -ki bunlar aynı zaman-da rahibedirler, gezerek vaazlar vermişlerdir ve düşüncelerini yayma fırsatı bulmuşlar- dır. Bu dönemdeki kadın filozoflar düşüncelerini sadece düz yazı ile değil şiir, özdeyiş, aforizma, ilahi, dua ve kısa kuramsal incelemelerle aktarmışlardır.
Yaklaşık olarak 1350-1650 yılları arasında İtalya’da Antik Çağ tekrar canlandı. Bu sefer Antik Çağ Rönesans olarak adlanmıştı. “Rönesans insanı kendine yeni alanlar açtı; özel- likle kişinin içindeki sonsuz uzam da bunlardan biridir. Nasıl benim dışımda genişlik ve derinlik açılıyorsa, içimde de aynı şey oluyor. Kendi içime baktığımda, sınırsız bir aleme nüfuz ediyormuş izlenimine kapılıyorum. Bu deneyimin bilincine ilk kez Rönesans Çağı’nda varılmıştır.”(sayfa 46) Böylelik merkeze insan oturmuş ve dünyanın hareketleri insana göre inceleniyordu. Antik Çağ’ın geri dönüşünün sebebi Platon okumalarının yoğunlaşmasıydı. Platon’un “Symposion” adlı diyaloğunun konusu olan aşk ve güzellik tekrar Tullia d’Aragona (1508-1556) tarafından tekrar işlenmiştir. Tullia sonsuz aşkın gerçekleşmeyen aşk olduğunu ve bu tür aşkın yüce olduğunu söylemiştir “Aşkın Sonsuzluğu Üstüne Diyalog” adlı eserinde. Platon’dan farklı olarak Tullia aşkta sevene değil de sevilene daha çok önem vermiştir.
Bu dönemde bireyselliğin ön plana çıkması ile kadın-erkek sorunlarına da değinilmiştir. Bu konuda Montaigne’nin manevi evlatlığı olan Marie Le Jars de Gournay(1565-1645) 1622 yılında yazdığı “Erkeklerin ve Kadınların Eşitliği Üstüne” eseriyle bu konuyla ilgili görüşlerini dile getirmiştir. Görüşlerini dile getirirken zekice kelime oyunlarına da başvurmuştur. Örneğin, “ Penceredeki erkek kediye, dişi kediden başka hiçbir şey daha çok benzemez.” Gournay, ilk Aydınlanmacılardan olan Fransız Poulain de la Barre’ye esin kaynağı olmuştur.
Eserin 4. bölümünde yani 17.yüzyıla geldiğimizde 4 kadın filozof karşılıyor bizi. Bu dönemde Rönesans’taki düşünceler kökten değişmiştir her şeye kuşku ile bakılmaya başlanmıştır. Kuşkuculuğun en ünlüsü hatta modern felsefenin babası olarak anılan Rene Descartes’tir (1596-1650). Bu dönemde Rönesans’taki bireyselcilik yerine artık bilinç, düşünme vardır. Descartes’in madde-ruh ikiliğinden yola çıkarak Descartes’ten farklı bir yol çizen İngiliz kadın filozof Newcastle Düşesi Margaret Cavendish (1623-1673) vardır. Ona göre madde canlıdır, madde ve zihin doğaya aittir. Madde ve zihin ayrı olmayıp birliği temsil ederler. Margaret bir tür çevre etiğini ele alan ilk kadın kuramcılardan biridir. Cavendish insanlara doğaya karşı alçakgönüllü olmaları konusunda çağrıda bulunur. 1645’te Henry More ile tanışınca onun öğrencisi olan Anne Finch Conway(1631-1679) doğayı canlı bir organizma olarak kabul eder ve doğadaki en etkin tözün monad olduğunu söyler ve monadın özelliklerini sıralar. Monad değişmez, bölünmez, bireysel ve evrenin tümünü yansıtır. Ayrıca Conway ilk monadın da Tanrı olduğunu söyler. Fakat monadlar ile felsefe tarihine Conway değil de Monadolojinin yazarı olan filozof Leibniz (1646-1716) geçmiştir.
Aydınlanma Çağı’na geldiğimizde ise kadınlar hak isteme ve haklarını savunma konula-rında yoğunlaşmışlardır. Buna örnek olarak o dönemin kadın filozoflarının eserlerinin isimlerine yer vererek bile ışık tutabiliriz. Olympe de Gouges’in (1748-1793) 1791 yılında yazdığı Kadın Hakları Bildirgesi’ ni ilk olarak söyleyebiliriz. İngiliz kadın filo-zof Mary Wollstonecraft’ın (1759-1797) Kız Çocuklarının Eğitimi Üzerine eseri de örnek verilebilir. Kadınlık bu dönemde önemli bir yerdedir. Kadınlar için eserler yazıl-mıştır. Onlardan biri olan “Kadınlar İçin Felsefenin Ana Hatları” nı yazan Johanna Charlotte Unzer’dir (1725-1782). Son olarak da “Kadının Bağımlı Kılınması” eserinin eşi ve kızı tarafından derlenen Harriot Hardy Taylor-Mill (1807-1858) vardır. Hepsi eserlerini kadınların ve erkeklerin aynı dereced makul düşünmeye ve davranmaya tabi olduklarını söylemişlerdir.
18. yy. ve 19. yüzyıldaki kadın filozoflar aydınlanmaya karşı olan romantizmin etkisine girmişlerdir. Bu dönemde Ben kavramı üstünde çalışılmıştır. Düşünmek ile hissetmek arasında olan ilişkinin önemi vurgulanır. Bu ilişki, insanların bir arada yaşamaları, kültür ve hoşgörü sayesindedir.
Sanayi Devrimi’nden sonra 19.yüzyılda kadın filozoflar 18.yüzyıldaki gibi kadın sorun-larına daha çok değinmişlerdir. Devrim’le beraber gelişen teknikler ve bilim kadınları nasıl etkiler sorusu üzerinde düşünmüşlerdir. Kadın filozoflar bu yüzden pratik alanla daha yoğun eser vermişlerdir, ki bazıları düz yazı yerine felsefe eğitimi almamışlara yakın olacak şekilde deneme yazmıştır ve gazetecilik de değişik bir aktarım yöntemi olarak karşımıza çıkar.
Ve kitabın kapanışını 20. yüzyıl ile yapıyoruz. Gleichauf, bu kısımda 9 kadın filozofu incelemiştir. Bu sayıyla birlikte Antik Çağ’dan itibaren kadın filozofların giderek arttı-ğını söyleyebiliriz. Bu dönemde bir önceki dönemin etkileri sürmektedir. Artı olarak da dil sorunu üzerinde durur, kadın filozoflarımız. 20. yüzyıldaki kadın filozoflarımız 2.Dünya Savaşı’nın başlamasıyla felsefi olarak ilerlemelerinde bazı kesintilere uğramış-lardır. Savaşın etkisiyle kadın filozoflarımız siyaset hakkında da yazılar yazmışlardır. Bu dönemdeki kadın filozoflar Hitler etkisi yüzünden barışçıl bir dil kullanmışlardır. Edmund Husserl’den etkilenen iki kadın filozof vardır. Bunlardan biri Hedwig Conrad-Martius (1888- 1966) fenomenoloji ve zaman kavramını işlemiştir ve diğeri arkadaşı Edith Stein (1891-1942) insanın bilinci, empati sorunu ve cemaat yaşamı felse- fesinin konularını oluşturdu. Felsefeye “fırlatılmışlık” kavramını kullanmıştır. Ona göre insan fırlatılmıştır. Fırlatılmış insan yaşama anlam aramaya çalışır. İnsan anlam aramayı da tek başına yapamaz ve bunun için Tanrı’ya ihtiyacı vardır. Özgürlük ve “köksüzlük” kavramlarıyla karşımıza Simone Weil (1909-1943) çıkar. “Köksüzlük” kavramına karşı yeni bir kökleşme çalışmaları sonucunda Mutsuzluk ve Tanrı Aşkı adlı eserini yazmıştır. Varoluşçuluğun en önemli kadın temsilcisi 1908-1986 yıllarında yaşamış olan Simone de Beauvoir’dir. Kadın erkek arasında fark olmadığını belirtir. Postmodernizm kendini Sarah Kofman (1934-1994) ile gösterir. Eserdeki son kadın filozofumuz ise 1947 doğumlu Martha Craven Nussbaum’dur. Etik alanında çalışmıştır. Teori ile pratiğin birbirinden ayrılamayacağını söyler.
Gleichauf eserinde kadın filozoflar ile erkek filozoflar arasındaki arkadaşlık, aşk ve hoca-öğrenci ilişkilerinden de bahseder. Bu ilişkilerden çıkan fikirler şaşırtıcı derecede kadın filozof-ları geri plana atıp erkek filozoflarının fikirlerinin daha önemsenmesi ile sonuçlanmıştır. Buna örnek olarak ilk kadın filozof olan Krotonlu Theano’dur. Theano (İÖ 550’den itibaren) Pythagoras’ın karısıdır. Anne Finch Conway ile Henry More ile hoca- öğrenci ilişkisi vardı. Markiz Emilie du Chatelet (1706-1749) ile Voltaire (1694- 1778) arasında 14 yıl süren bir aşk birlikteliği vardı. Harriet Hardy Taylor-Mill’in (1807-1858) John Stuart Mill (1806-1873) ile ilişki önce arkadaşlık daha sonra eşi ölünce de aşk ilişkisine dönüşmüştür. Hedwig Condrad-Martius(1888-1966) ve Edith Stein (1891-1942), Edmund Husserl’in (1859-1938) öğrencileriydiler. Martin Heidegger (1889-1976) ile hoca-öğrenci ilişkisinden aşk ilişkisine dönüşen Hannah Arendt (1906-1975) o ilişkisini bitirdikten sonra bu sefer de Karl Jaspers’ın (1883-1969) öğrencisi olmuştur. Simone de Beauvoir (1908-1986) Jean Paul Sartre (1905-1980)ile aşk ilişkisi yaşarken Albert Camus (1913-1960) ile de arkadaştır. Ludwig Wittgeinstein’ın (1889-1951) güvendiği bir öğrencisi olan Gertrude Elizabeth Margaret Anscombe 1919-2001 yılları arasında yaşamıştır. Hatta kendisi Wittgeinstein’ın ölmeden önce kendisine verdiği eserlerini yayımlamıştır.
Sonuç olarak kitap genel itibariyle bize sunulan felsefe tarihlerinden farklı bir çizgide olup kadın filozoflardan bahsetmiştir. Kitap genel olarak yüzyıllardır geri planda kalan kadın filozofların tanınması açısından önemli bir yere sahiptir. Bu eser, kadın filozoflar hakkında özellikle Türkçe yazılmış ya da Türkçeye çevrilmiş eserler bir elin parmak sayısını geçmezken ilaç niteliği görmektedir. Kadın filozofların düşüncelerini destekleyici olarak kendi eserlerinden bölümler sunmuştur. Konu dizini ve adlar dizini kitabın son sayfalarında yer alırken düzenli bir kaynakçanın olmamasını eksiklik olarak görüyorum. 2. basımda bu eksiklikte giderilirse daha yararlı bir kaynak olacağına inanıyorum.
Merve Demir
28.10.2012
Ingeborg Gleichauf
Çev. Leyla Uslu
Ankara: ODTÜ Yayıncılık, 2007. 152 sayfa.
1953 doğumlu Ingeborg Gleichauf Alman bir felsefecidir. 1994 yılında doktorasını Freiburg Üniversitesi’nde Ingeborg Bachmann üzerine yaptı ve hala Freiburg’ta yaşamaktadır. Alman Milli Kütüphanesi’ne göre yazarın 13 adet kitabı ve çeşitli üniversite çalışmaları bulunmaktadır. Eserleri çeşitli dillere çevrilmiş bir yazardır.
Yazarın Türkçeye çevrilmiş ilk eseri olan Anlamak İstiyorum: Kadın Filozoflar Tarihi Antik Çağ’dan 21. Yüzyılı da kapsayan bir zaman dilimini hedef alıyor. Eserde 44 kadın filozof 8 başlık altında zamansal olarak incelenmiştir. Ayrıca eserde kadın filozofları somutlaştırarak onları temsil eden resimler de vardır. Yazar, “Kadınlar felsefi konularla uğraşmaz mı? Hiç mi kadın filozof yok? ” (s. 9) sorularından hareket ederek araştırmasına başlamıştır. Başlangıç noktası Hannah Arendt’tir. Daha sonra Antik Çağ’a kadar giderek günümüze kadar kaynaklar elverdiğince kadın filozofların hayatlarını, yaşadığı dönemleri, görüşlerini derlemiştir. Yazar, kaynak sıkıntısını eserin giriş kısmında şu şekilde dile getirmiştir: Geçmiş yüzyılların kadınları genellikle, düşüncelerini yazıya dökmek ve sistematik biçimde düzenlemek için erkeklerin sahip oldukları vakit ve olanaklardan yoksundular. Durum böyleyken bu alanda, kaynakların yetersiz olduğu söylenir. Oysa kaynak yetersizliğinin bir nedeni de, kadınların yazılı belgelerine erkeklerinkinden çok daha az özen ve dikkat gösterilmesiydi. Kaynak ararken sabrı tüketmemek için gerçekten arkeolojik çalışmaya çok hevesli olmak gere- kir. Kadın filozoflara ilişkin bilgilerimizi genellikle yalnızca başkalarının raporlarına veya anlatımlarına dayanır. Orijinal metinler ender olarak korunmuş, bazen kasten üzerinde oynanmış veya yok edilmişlerdir.(s.10)
Bir felsefe tarihi metni olarak ele alabileceğimiz bir eser niteliğindedir. Kadın filozofların kendi yaşadıkları dönemleri ve gelecek dönemleri de etkileyen görüşlerinin hangi sosyo-kültürel çevrede ortaya çıktığını görebiliriz. Eserle beraber felsefe tarihine erkek filozofların egemen olduğu görüşünden biraz uzaklaşmak mümkündür. Bu konuda Türkçe yazılmış ya da Türkçeye çevrilmiş eser bulma konusunda sıkıntı yaşanırken 2007 yılında yayımlanmış olan bu eser ilaç gibidir. Eser dil açısından anlaşılabildiğinden felsefeyi yeni uğraş yapmış olanların da rahatlıkla okuyabileceği düzeydedir.
Antik Çağ’da kadın filozoflar ile erkek filozofların düşüncelerinde paralellikler söz konusudur. Antik Çağ’da karşımıza 6 kadın filozof çıkıyor ve kadın filozoflar erkeklere artı olarak kadın hakkındaki görüşlerini de belirtmişlerdir. Bu 6 kadın filozofun çoğu kendi eserlerini kaleme almıştır, eser kaleme almayanların ise düşüncelerini Platon, çeşitli diyaloglarında (Meneksenos Diyaloğu ve Symposion) kadın filozoflara Sokrates’ in ağzından atıfta bulunur. Sokrates, bu kadın filozofları ( Aspasia, Arkadialı Diotima) över ve düşüncelerine yer verir. Bazen kadın filozoflar, sadece kadın olduklarından ya da farklı dinden olduklarından toplumda bazı sorunlarla karşılaşmalarına hatta ölümlerle karşı karşıya kalıyorlardı. Gleichauf, buna M.S.370-413 yıllarında İskenderiye’de yaşamış olan Hypatia’yı örnek verir. Hypatia Hıristiyan olmadığı için kilise tarafından önce kesilmiş sonra da yakılmıştır.
Orta Çağ’da ise 5 kadın filozofun mistisizm ile uğraştığını görüyoruz; çünkü kilise kadınlara İncil ile uğraşmak hatta genel anlamda teoloji ile ilgilenmek yasaklanmıştı. Mistik kelimesi Yunanca “myein” den gelir, “gözleri kapatmak” demektir.(sayfa 27) Kadınlar manastırda yaşayarak nefislerinden uzak durarak Tanrı’ya daha yaklaşacak-larını düşünmüşlerdir. Bu dönemde kadınlar sadece yazarak düşüncelerini aktarabilmiş-lerdir. Konuşmaları yasak olmasına rağmen bazı kadın filozoflar -ki bunlar aynı zaman-da rahibedirler, gezerek vaazlar vermişlerdir ve düşüncelerini yayma fırsatı bulmuşlar- dır. Bu dönemdeki kadın filozoflar düşüncelerini sadece düz yazı ile değil şiir, özdeyiş, aforizma, ilahi, dua ve kısa kuramsal incelemelerle aktarmışlardır.
Yaklaşık olarak 1350-1650 yılları arasında İtalya’da Antik Çağ tekrar canlandı. Bu sefer Antik Çağ Rönesans olarak adlanmıştı. “Rönesans insanı kendine yeni alanlar açtı; özel- likle kişinin içindeki sonsuz uzam da bunlardan biridir. Nasıl benim dışımda genişlik ve derinlik açılıyorsa, içimde de aynı şey oluyor. Kendi içime baktığımda, sınırsız bir aleme nüfuz ediyormuş izlenimine kapılıyorum. Bu deneyimin bilincine ilk kez Rönesans Çağı’nda varılmıştır.”(sayfa 46) Böylelik merkeze insan oturmuş ve dünyanın hareketleri insana göre inceleniyordu. Antik Çağ’ın geri dönüşünün sebebi Platon okumalarının yoğunlaşmasıydı. Platon’un “Symposion” adlı diyaloğunun konusu olan aşk ve güzellik tekrar Tullia d’Aragona (1508-1556) tarafından tekrar işlenmiştir. Tullia sonsuz aşkın gerçekleşmeyen aşk olduğunu ve bu tür aşkın yüce olduğunu söylemiştir “Aşkın Sonsuzluğu Üstüne Diyalog” adlı eserinde. Platon’dan farklı olarak Tullia aşkta sevene değil de sevilene daha çok önem vermiştir.
Bu dönemde bireyselliğin ön plana çıkması ile kadın-erkek sorunlarına da değinilmiştir. Bu konuda Montaigne’nin manevi evlatlığı olan Marie Le Jars de Gournay(1565-1645) 1622 yılında yazdığı “Erkeklerin ve Kadınların Eşitliği Üstüne” eseriyle bu konuyla ilgili görüşlerini dile getirmiştir. Görüşlerini dile getirirken zekice kelime oyunlarına da başvurmuştur. Örneğin, “ Penceredeki erkek kediye, dişi kediden başka hiçbir şey daha çok benzemez.” Gournay, ilk Aydınlanmacılardan olan Fransız Poulain de la Barre’ye esin kaynağı olmuştur.
Eserin 4. bölümünde yani 17.yüzyıla geldiğimizde 4 kadın filozof karşılıyor bizi. Bu dönemde Rönesans’taki düşünceler kökten değişmiştir her şeye kuşku ile bakılmaya başlanmıştır. Kuşkuculuğun en ünlüsü hatta modern felsefenin babası olarak anılan Rene Descartes’tir (1596-1650). Bu dönemde Rönesans’taki bireyselcilik yerine artık bilinç, düşünme vardır. Descartes’in madde-ruh ikiliğinden yola çıkarak Descartes’ten farklı bir yol çizen İngiliz kadın filozof Newcastle Düşesi Margaret Cavendish (1623-1673) vardır. Ona göre madde canlıdır, madde ve zihin doğaya aittir. Madde ve zihin ayrı olmayıp birliği temsil ederler. Margaret bir tür çevre etiğini ele alan ilk kadın kuramcılardan biridir. Cavendish insanlara doğaya karşı alçakgönüllü olmaları konusunda çağrıda bulunur. 1645’te Henry More ile tanışınca onun öğrencisi olan Anne Finch Conway(1631-1679) doğayı canlı bir organizma olarak kabul eder ve doğadaki en etkin tözün monad olduğunu söyler ve monadın özelliklerini sıralar. Monad değişmez, bölünmez, bireysel ve evrenin tümünü yansıtır. Ayrıca Conway ilk monadın da Tanrı olduğunu söyler. Fakat monadlar ile felsefe tarihine Conway değil de Monadolojinin yazarı olan filozof Leibniz (1646-1716) geçmiştir.
Aydınlanma Çağı’na geldiğimizde ise kadınlar hak isteme ve haklarını savunma konula-rında yoğunlaşmışlardır. Buna örnek olarak o dönemin kadın filozoflarının eserlerinin isimlerine yer vererek bile ışık tutabiliriz. Olympe de Gouges’in (1748-1793) 1791 yılında yazdığı Kadın Hakları Bildirgesi’ ni ilk olarak söyleyebiliriz. İngiliz kadın filo-zof Mary Wollstonecraft’ın (1759-1797) Kız Çocuklarının Eğitimi Üzerine eseri de örnek verilebilir. Kadınlık bu dönemde önemli bir yerdedir. Kadınlar için eserler yazıl-mıştır. Onlardan biri olan “Kadınlar İçin Felsefenin Ana Hatları” nı yazan Johanna Charlotte Unzer’dir (1725-1782). Son olarak da “Kadının Bağımlı Kılınması” eserinin eşi ve kızı tarafından derlenen Harriot Hardy Taylor-Mill (1807-1858) vardır. Hepsi eserlerini kadınların ve erkeklerin aynı dereced makul düşünmeye ve davranmaya tabi olduklarını söylemişlerdir.
18. yy. ve 19. yüzyıldaki kadın filozoflar aydınlanmaya karşı olan romantizmin etkisine girmişlerdir. Bu dönemde Ben kavramı üstünde çalışılmıştır. Düşünmek ile hissetmek arasında olan ilişkinin önemi vurgulanır. Bu ilişki, insanların bir arada yaşamaları, kültür ve hoşgörü sayesindedir.
Sanayi Devrimi’nden sonra 19.yüzyılda kadın filozoflar 18.yüzyıldaki gibi kadın sorun-larına daha çok değinmişlerdir. Devrim’le beraber gelişen teknikler ve bilim kadınları nasıl etkiler sorusu üzerinde düşünmüşlerdir. Kadın filozoflar bu yüzden pratik alanla daha yoğun eser vermişlerdir, ki bazıları düz yazı yerine felsefe eğitimi almamışlara yakın olacak şekilde deneme yazmıştır ve gazetecilik de değişik bir aktarım yöntemi olarak karşımıza çıkar.
Ve kitabın kapanışını 20. yüzyıl ile yapıyoruz. Gleichauf, bu kısımda 9 kadın filozofu incelemiştir. Bu sayıyla birlikte Antik Çağ’dan itibaren kadın filozofların giderek arttı-ğını söyleyebiliriz. Bu dönemde bir önceki dönemin etkileri sürmektedir. Artı olarak da dil sorunu üzerinde durur, kadın filozoflarımız. 20. yüzyıldaki kadın filozoflarımız 2.Dünya Savaşı’nın başlamasıyla felsefi olarak ilerlemelerinde bazı kesintilere uğramış-lardır. Savaşın etkisiyle kadın filozoflarımız siyaset hakkında da yazılar yazmışlardır. Bu dönemdeki kadın filozoflar Hitler etkisi yüzünden barışçıl bir dil kullanmışlardır. Edmund Husserl’den etkilenen iki kadın filozof vardır. Bunlardan biri Hedwig Conrad-Martius (1888- 1966) fenomenoloji ve zaman kavramını işlemiştir ve diğeri arkadaşı Edith Stein (1891-1942) insanın bilinci, empati sorunu ve cemaat yaşamı felse- fesinin konularını oluşturdu. Felsefeye “fırlatılmışlık” kavramını kullanmıştır. Ona göre insan fırlatılmıştır. Fırlatılmış insan yaşama anlam aramaya çalışır. İnsan anlam aramayı da tek başına yapamaz ve bunun için Tanrı’ya ihtiyacı vardır. Özgürlük ve “köksüzlük” kavramlarıyla karşımıza Simone Weil (1909-1943) çıkar. “Köksüzlük” kavramına karşı yeni bir kökleşme çalışmaları sonucunda Mutsuzluk ve Tanrı Aşkı adlı eserini yazmıştır. Varoluşçuluğun en önemli kadın temsilcisi 1908-1986 yıllarında yaşamış olan Simone de Beauvoir’dir. Kadın erkek arasında fark olmadığını belirtir. Postmodernizm kendini Sarah Kofman (1934-1994) ile gösterir. Eserdeki son kadın filozofumuz ise 1947 doğumlu Martha Craven Nussbaum’dur. Etik alanında çalışmıştır. Teori ile pratiğin birbirinden ayrılamayacağını söyler.
Gleichauf eserinde kadın filozoflar ile erkek filozoflar arasındaki arkadaşlık, aşk ve hoca-öğrenci ilişkilerinden de bahseder. Bu ilişkilerden çıkan fikirler şaşırtıcı derecede kadın filozof-ları geri plana atıp erkek filozoflarının fikirlerinin daha önemsenmesi ile sonuçlanmıştır. Buna örnek olarak ilk kadın filozof olan Krotonlu Theano’dur. Theano (İÖ 550’den itibaren) Pythagoras’ın karısıdır. Anne Finch Conway ile Henry More ile hoca- öğrenci ilişkisi vardı. Markiz Emilie du Chatelet (1706-1749) ile Voltaire (1694- 1778) arasında 14 yıl süren bir aşk birlikteliği vardı. Harriet Hardy Taylor-Mill’in (1807-1858) John Stuart Mill (1806-1873) ile ilişki önce arkadaşlık daha sonra eşi ölünce de aşk ilişkisine dönüşmüştür. Hedwig Condrad-Martius(1888-1966) ve Edith Stein (1891-1942), Edmund Husserl’in (1859-1938) öğrencileriydiler. Martin Heidegger (1889-1976) ile hoca-öğrenci ilişkisinden aşk ilişkisine dönüşen Hannah Arendt (1906-1975) o ilişkisini bitirdikten sonra bu sefer de Karl Jaspers’ın (1883-1969) öğrencisi olmuştur. Simone de Beauvoir (1908-1986) Jean Paul Sartre (1905-1980)ile aşk ilişkisi yaşarken Albert Camus (1913-1960) ile de arkadaştır. Ludwig Wittgeinstein’ın (1889-1951) güvendiği bir öğrencisi olan Gertrude Elizabeth Margaret Anscombe 1919-2001 yılları arasında yaşamıştır. Hatta kendisi Wittgeinstein’ın ölmeden önce kendisine verdiği eserlerini yayımlamıştır.
Sonuç olarak kitap genel itibariyle bize sunulan felsefe tarihlerinden farklı bir çizgide olup kadın filozoflardan bahsetmiştir. Kitap genel olarak yüzyıllardır geri planda kalan kadın filozofların tanınması açısından önemli bir yere sahiptir. Bu eser, kadın filozoflar hakkında özellikle Türkçe yazılmış ya da Türkçeye çevrilmiş eserler bir elin parmak sayısını geçmezken ilaç niteliği görmektedir. Kadın filozofların düşüncelerini destekleyici olarak kendi eserlerinden bölümler sunmuştur. Konu dizini ve adlar dizini kitabın son sayfalarında yer alırken düzenli bir kaynakçanın olmamasını eksiklik olarak görüyorum. 2. basımda bu eksiklikte giderilirse daha yararlı bir kaynak olacağına inanıyorum.
Merve Demir
28.10.2012
Etiketler:
değerlendirme,
felsefe,
filozof,
kadın,
Kitap
4 Ocak 2017 Çarşamba
Shameless'ın Türk versiyonu mu? beni güldürmeyin
Benim Amerikan versiyonunu izlediğim pek de sevdiğim dizinin uyarlanacağını duydum ne yazık ki. Yok canım bizimkiler özellikle Amerikan-İngiliz dizilerinin uyarlamasını yapamıyorlar. Bu konuda neden ısrar ettiklerini de anlamsız bulmakla beraber zaman, umut ve emek kaybı olduğunu düşünüyorum. Siz Kore dizisi uyarlamaya devam edin. Gelelim neden Shameless ve genel olarak Amerikan dizilerinin uyarlanmaması gerektiğine;
-başlangıç olarak kadın-erkek ilişkileri en büyük tabumuz,
-henüz kadın-erkek arasındaki cinselliği kaldıramayan bir topluma eşcinsellerin arasındaki ilişkiyi anlatamazsınız,
- televizyonda sigara ve içki bulanıklaştıran bir sistemde uyuşturucunun, içkinin ve sigaranın bolca kullanılmasını nasıl yapacaklar bilemiyorum,
-televizyonda küçük yaşta çocuk doğurtamazsınız,
-iki sarışın insandan zenci çocuk çıkmaz,
-evrakta sahtecilikte sorun çıkar,
-hasta bakıcıların ilaç çalmasında sorun çıkarırlar,
-internetten üstsüz yayın yapan zenci V karakterini kimse oynamaz,
-hatta V kısır diye sevgilisiyle annesinin cinsel ilişkiye girme sahnesi benim için tam bir muamma şu an(düşünemiyorum bile),
-Carl'ın okulda uyuşturucu ve silah satması yayınlanamaz hatta uyarlanamaz bile,
-Tinder başlı başına sorun,
-translar sorun,
-evsizlik sorun,
-hırsızlık sorun,
-Lip'in üniversitede hocasıyla birlikte olması,
-Lip'in hocasının kocasıyla açık ilişkisi olması,
-giyim tarzları sorun,
-zaten iki kişi dizinin bir bölümünü değil jeneriğini izlese olay biter,
-her bölümün başında geçen hafta ne yaptıklarını anlattıkları kısmını nasıl yaparlar merak konusu,
-göçmen sorunu,
-sınırdan kaçak geçmek,
-fahişelik ve anne sütü satımı,
-eşlerin, anne-babaların ortalıkta olmaması,
-komşu ilişkileri,
-ev hapsi,
-bipolar hastalığı,
-karaciğer nakli,
-Fiona'nın erkek seçimleri,
-Fiona'nın kocasını aldatması,
-Ian'ın Lip'in kimliği ile orduya girmesi ve helikopter çalması,
-Frank başlı başına sorunun kaynağı,
neyse kaç sezonluk dizi böyle anlatılmaz doğal olarak. Bu dizi Türkiye'de çekilirse sadece dram kısmı gösterilir. Oysa ki dizide insana dair bütün duygular ve yaşantılar fazlasıyla mevcut. Dizi kaçak anneleri ve hayırsız babaları olan çocukların hayata karşı kafa tutmaları olarak lanse edilir. Bir arkadaşımın dediği gibi Küçük Kadınlar- Üvey Baba karışımı olur sadece. Çocukların haline acıyıp acıyıp her bölüm 3 saat ağlanır olur biter.
Tekrar söylüyorum bu tip Amerikan dizilerini Türkiye'ye uyarlayamazsınız. Toplum henüz buna hazır değil ki uzun zaman da hazır olacakmış gibi durmuyor. Dizileri satın alıp uyarlayacağız diye orjinalleri de mahvetmeyin lütfen! En başta zaman konusunda bir türlü anlaşma sağlanamadı bu ülkede. 20:00'dan 00:15'e kadar dizi mi izlenirmiş hiç, haftada bir gece Türk dizisi izleyen ben bu işkenceye dayanamıyorum. Diziyi izlerken ne yapacağımı şaşırıyorum. Eğer siz bir insanın günde 4 saatini bir dizi için harcatıyorsanız çıkıp da bu ülkede kitap okuma oranı az diye şikayet edemezsiniz. Sonra Pisa'da tabiki de sonlarda oluruz. Çocuklar anne-babalarını örnek alırlar. Kitap okumayan, araştırmayan, saygı duymayan, şiddet eğilimli bireylerin olduğu bir ülkede böyle bir diziyi uyarlayamazsınız. Boşuna ekip kurup da insanların ekmeğine engel olmayın. En iyisi bizim ahlak anlayışımıza uyan Kore dizilerine yatırım yapın ya da en iyisi kemik ekibe daha iyi ücretler ödeyip üstüne bir dizi sürelerini azaltırsanız gayet hoş, orijinal dizilerin ortaya çıkacağına inanıyorum.
-başlangıç olarak kadın-erkek ilişkileri en büyük tabumuz,
-henüz kadın-erkek arasındaki cinselliği kaldıramayan bir topluma eşcinsellerin arasındaki ilişkiyi anlatamazsınız,
- televizyonda sigara ve içki bulanıklaştıran bir sistemde uyuşturucunun, içkinin ve sigaranın bolca kullanılmasını nasıl yapacaklar bilemiyorum,
-televizyonda küçük yaşta çocuk doğurtamazsınız,
-iki sarışın insandan zenci çocuk çıkmaz,
-evrakta sahtecilikte sorun çıkar,
-hasta bakıcıların ilaç çalmasında sorun çıkarırlar,
-internetten üstsüz yayın yapan zenci V karakterini kimse oynamaz,
-hatta V kısır diye sevgilisiyle annesinin cinsel ilişkiye girme sahnesi benim için tam bir muamma şu an(düşünemiyorum bile),
-Carl'ın okulda uyuşturucu ve silah satması yayınlanamaz hatta uyarlanamaz bile,
-Tinder başlı başına sorun,
-translar sorun,
-evsizlik sorun,
-hırsızlık sorun,
-Lip'in üniversitede hocasıyla birlikte olması,
-Lip'in hocasının kocasıyla açık ilişkisi olması,
-giyim tarzları sorun,
-zaten iki kişi dizinin bir bölümünü değil jeneriğini izlese olay biter,
-her bölümün başında geçen hafta ne yaptıklarını anlattıkları kısmını nasıl yaparlar merak konusu,
-göçmen sorunu,
-sınırdan kaçak geçmek,
-fahişelik ve anne sütü satımı,
-eşlerin, anne-babaların ortalıkta olmaması,
-komşu ilişkileri,
-ev hapsi,
-bipolar hastalığı,
-karaciğer nakli,
-Fiona'nın erkek seçimleri,
-Fiona'nın kocasını aldatması,
-Ian'ın Lip'in kimliği ile orduya girmesi ve helikopter çalması,
-Frank başlı başına sorunun kaynağı,
neyse kaç sezonluk dizi böyle anlatılmaz doğal olarak. Bu dizi Türkiye'de çekilirse sadece dram kısmı gösterilir. Oysa ki dizide insana dair bütün duygular ve yaşantılar fazlasıyla mevcut. Dizi kaçak anneleri ve hayırsız babaları olan çocukların hayata karşı kafa tutmaları olarak lanse edilir. Bir arkadaşımın dediği gibi Küçük Kadınlar- Üvey Baba karışımı olur sadece. Çocukların haline acıyıp acıyıp her bölüm 3 saat ağlanır olur biter.
Tekrar söylüyorum bu tip Amerikan dizilerini Türkiye'ye uyarlayamazsınız. Toplum henüz buna hazır değil ki uzun zaman da hazır olacakmış gibi durmuyor. Dizileri satın alıp uyarlayacağız diye orjinalleri de mahvetmeyin lütfen! En başta zaman konusunda bir türlü anlaşma sağlanamadı bu ülkede. 20:00'dan 00:15'e kadar dizi mi izlenirmiş hiç, haftada bir gece Türk dizisi izleyen ben bu işkenceye dayanamıyorum. Diziyi izlerken ne yapacağımı şaşırıyorum. Eğer siz bir insanın günde 4 saatini bir dizi için harcatıyorsanız çıkıp da bu ülkede kitap okuma oranı az diye şikayet edemezsiniz. Sonra Pisa'da tabiki de sonlarda oluruz. Çocuklar anne-babalarını örnek alırlar. Kitap okumayan, araştırmayan, saygı duymayan, şiddet eğilimli bireylerin olduğu bir ülkede böyle bir diziyi uyarlayamazsınız. Boşuna ekip kurup da insanların ekmeğine engel olmayın. En iyisi bizim ahlak anlayışımıza uyan Kore dizilerine yatırım yapın ya da en iyisi kemik ekibe daha iyi ücretler ödeyip üstüne bir dizi sürelerini azaltırsanız gayet hoş, orijinal dizilerin ortaya çıkacağına inanıyorum.
25 Şubat 2015 Çarşamba
zati de vurgunum sana
''çayın öte yüzünde
ceylan oynar düzünde
ben yarimi tanırım
çifte ben var yüzünde
ağam yar deyme bana
paşam yar deyme bana
toyda vuruldum sana
zati de vurgunum sana
çay önünü çağladım
ifah ifah ağladım
dediler yarin gelir
çifte kurban bağladım
ağam yar deyme bana
paşam yar deyme bana
toyda vuruldum sana
zati de vurgunum sana''
Bu sözleri Serap Tamay(https://www.ttnetmuzik.com.tr/artist/Serap_Tamay/505314/biyografi) sayesinde tanıdım. Aslında daha önce de duymuş olabilirim de pek sözlere takılmam, müzik ön plandadır benim için. Bazen insan bir şarkı bir şarkı der ya oradan çıktı. Aslında ben "Evlerinin Önü Mersin" şarkısını arıyordum. Sonra bir de baktım neler neler... en sevdiklerimden biridir Youtube'da bilmediğim, duymadığım şarkıları, şarkıcılara denk gelmek. Zaten Mabel Matiz'i de yıllar önce "bak bir varmış bir yokmuş" şarkısını ararken bulmuştum. Bir de baktım Teoman ile düet yapıyorlar. Teoman diyor ki Bu adama iyi bakın haklı çıktı. Favorilerimden biridir. Günlerce çıt çıkarmadan defalarca dinlerim. Zaten Serap Tamay'ı Mabel Matiz dinlerken buldum."Evlerinin Önü Mersin" derken o şarkı Mabel Matiz yüzünden "Evlerinin Önü Handır" oldu :) hiç bıkmadan dinledim. Hala da dinlerim. Şarkılardan hiç bıkmam. Şarkıların, müziğin zamanı yoktur. Popüler kültür anlayışım pek yoktur. Ondan sonra kendimi buldum Nermine Memedova dinlerken, severken. Onda da "Evlerinin Önü Mersin" oldu mu sana "Evlerinin Önü Yonca". Al sana işte dilin gelişimi, değişimi, kültür. Enstürümanlar değişti. Şarkıcılar değişti, sözler değişti. Hepsinde farklı bir tını vardı; ama hepsini ayrı ayrı defalarca dinledim, sevdim. (Çevremdekiler bıktı ahhh neler çektim neler... Takıntılı insanımdır vesselam. Neyse ben aslında burada şarkılardan Serap Tamay'dan bahsedecektim gene çoştum.) İnsan ona gelir de Serap Tamay'ı bulmaz mı bulur iyi ki de bulmuşum. Sesine bayıldım. Aklıma ilk ne geldi dersiniz. Hemşehrim olan Serkan Çağrı ile düet. Belki bir gün denk gelirler. Olur mu olur isterim dinlemek ikisini ahh ne de güzel söyler "Nazende Sevgilim"i.
ceylan oynar düzünde
ben yarimi tanırım
çifte ben var yüzünde
ağam yar deyme bana
paşam yar deyme bana
toyda vuruldum sana
zati de vurgunum sana
çay önünü çağladım
ifah ifah ağladım
dediler yarin gelir
çifte kurban bağladım
ağam yar deyme bana
paşam yar deyme bana
toyda vuruldum sana
zati de vurgunum sana''
Bu sözleri Serap Tamay(https://www.ttnetmuzik.com.tr/artist/Serap_Tamay/505314/biyografi) sayesinde tanıdım. Aslında daha önce de duymuş olabilirim de pek sözlere takılmam, müzik ön plandadır benim için. Bazen insan bir şarkı bir şarkı der ya oradan çıktı. Aslında ben "Evlerinin Önü Mersin" şarkısını arıyordum. Sonra bir de baktım neler neler... en sevdiklerimden biridir Youtube'da bilmediğim, duymadığım şarkıları, şarkıcılara denk gelmek. Zaten Mabel Matiz'i de yıllar önce "bak bir varmış bir yokmuş" şarkısını ararken bulmuştum. Bir de baktım Teoman ile düet yapıyorlar. Teoman diyor ki Bu adama iyi bakın haklı çıktı. Favorilerimden biridir. Günlerce çıt çıkarmadan defalarca dinlerim. Zaten Serap Tamay'ı Mabel Matiz dinlerken buldum."Evlerinin Önü Mersin" derken o şarkı Mabel Matiz yüzünden "Evlerinin Önü Handır" oldu :) hiç bıkmadan dinledim. Hala da dinlerim. Şarkılardan hiç bıkmam. Şarkıların, müziğin zamanı yoktur. Popüler kültür anlayışım pek yoktur. Ondan sonra kendimi buldum Nermine Memedova dinlerken, severken. Onda da "Evlerinin Önü Mersin" oldu mu sana "Evlerinin Önü Yonca". Al sana işte dilin gelişimi, değişimi, kültür. Enstürümanlar değişti. Şarkıcılar değişti, sözler değişti. Hepsinde farklı bir tını vardı; ama hepsini ayrı ayrı defalarca dinledim, sevdim. (Çevremdekiler bıktı ahhh neler çektim neler... Takıntılı insanımdır vesselam. Neyse ben aslında burada şarkılardan Serap Tamay'dan bahsedecektim gene çoştum.) İnsan ona gelir de Serap Tamay'ı bulmaz mı bulur iyi ki de bulmuşum. Sesine bayıldım. Aklıma ilk ne geldi dersiniz. Hemşehrim olan Serkan Çağrı ile düet. Belki bir gün denk gelirler. Olur mu olur isterim dinlemek ikisini ahh ne de güzel söyler "Nazende Sevgilim"i.
18 Kasım 2014 Salı
Beni Sizler Yarattınız
Hannah Arendt’in Totalitarizmin Kaynakları/3- Totalitarizm kitabını okuyorum. Sizin için içinden hayatımızdaki, çevremizdeki çoğu duruma uygun bir alıntı ile başlamak istiyorum. “Neyseniz benim sayemde osunuz; ben de neysem sizin sayenizde oyum.” (a.g.e., sayfa 67) Bu cümle her ne kadar Hannah Arendt’in kitabından olsa da cümle ona ait değil, bu cümle Hitler’in SA’lara seslendiği bir konuşmasından. Burada niyetim siyaset yapmak değil. Zaten siyaset yapacak olsam Hitler ile başlamazdım. Başlangıç yazısı için iddialı bir konu olurdu.
Benim değinmek istediğim nokta bu cümleyi ilk okuduğumda aklıma gelen “Beni sizler yarattınız” cümlesi. Hannah Arendt okurken bile kendime eğlenceli bir nokta bulabiliyorum. İşte ben de böyle biriyim Benzerlik yakaladığım cümleyi o kadar çok konserde duydum ki anlatamam. Eskiden saçma gelirdi. Artık öyle değil. Özellikle medyayı artık insanlar bilgisayarlar ve akıllı telefonlarıyla yönlendirebiliyorlar. Biz artık bir şeyler yapabiliyoruz ( henüz her şeye gücümüz yetmese de), farkındalık yaratabiliyoruz. Bunu özellikle son 2 yıldır sosyal medyada değişik mecralarda görüyoruz. İstediğimiz şarkıcıyı, diziyi, filmi, programı zirveye taşıyabiliyoruz. Hatta son olarak sosyal medyadaki gücümüzle; yayından kaldırılan ‘Urfalıyım Ezelden’ dizisine başka kanalın sahip çıkmasına neden olundu. Bunun bir değişik versiyonu da Amerika’da oldu, Veronica Mars dizisi yayından kaldırılınca hayranları para toplayıp filminin çekilmesini sağlamıştı. Basit şeyler gibi görünebilir. Bu duruma “klavye kahramanlığı” dense de aslında bunlar gibi örnekler klavye başından bile ‘biz onları yarattık’ diyebiliriz. Biz dizi izlemezsek, kitap okumazsak, müzik dinlemezsek, sinemaya gitmezsek var olamazlar. Berkeley’in tabirini kullanırsak biz Tanrı’yız. “Esse est percipi” yani “Var olmak algılanmaktır.” Biz onları algılamadıkça onlar yok. Biz onları yarattık. Basın, medya bizim isteklerimize, tepkilerimize göre programlarını ayarlıyorlar. Bunun farkına varabilmemiz ve doğru kullanabilmemiz dileğiyle…
not: Bir ara Hitler ile ilgili de yazarım. Allah izin verirse. Bunlar hep Nasip, kısmet, mukadderat...

Benim değinmek istediğim nokta bu cümleyi ilk okuduğumda aklıma gelen “Beni sizler yarattınız” cümlesi. Hannah Arendt okurken bile kendime eğlenceli bir nokta bulabiliyorum. İşte ben de böyle biriyim Benzerlik yakaladığım cümleyi o kadar çok konserde duydum ki anlatamam. Eskiden saçma gelirdi. Artık öyle değil. Özellikle medyayı artık insanlar bilgisayarlar ve akıllı telefonlarıyla yönlendirebiliyorlar. Biz artık bir şeyler yapabiliyoruz ( henüz her şeye gücümüz yetmese de), farkındalık yaratabiliyoruz. Bunu özellikle son 2 yıldır sosyal medyada değişik mecralarda görüyoruz. İstediğimiz şarkıcıyı, diziyi, filmi, programı zirveye taşıyabiliyoruz. Hatta son olarak sosyal medyadaki gücümüzle; yayından kaldırılan ‘Urfalıyım Ezelden’ dizisine başka kanalın sahip çıkmasına neden olundu. Bunun bir değişik versiyonu da Amerika’da oldu, Veronica Mars dizisi yayından kaldırılınca hayranları para toplayıp filminin çekilmesini sağlamıştı. Basit şeyler gibi görünebilir. Bu duruma “klavye kahramanlığı” dense de aslında bunlar gibi örnekler klavye başından bile ‘biz onları yarattık’ diyebiliriz. Biz dizi izlemezsek, kitap okumazsak, müzik dinlemezsek, sinemaya gitmezsek var olamazlar. Berkeley’in tabirini kullanırsak biz Tanrı’yız. “Esse est percipi” yani “Var olmak algılanmaktır.” Biz onları algılamadıkça onlar yok. Biz onları yarattık. Basın, medya bizim isteklerimize, tepkilerimize göre programlarını ayarlıyorlar. Bunun farkına varabilmemiz ve doğru kullanabilmemiz dileğiyle…
not: Bir ara Hitler ile ilgili de yazarım. Allah izin verirse. Bunlar hep Nasip, kısmet, mukadderat...

Etiketler:
Allah,
Berkeley,
Dizi,
Esse est percipi,
Hannah Arendt,
Hitler,
Kitap,
müzik,
sinema,
Tanrı,
Totalitarizm,
Urfalıyım Ezelden,
Veronica Mars
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

