4 Ocak 2018 Perşembe

Samuel Moyn- Son Ütopya- Tarihte İnsan Hakları

Samuel Moyn, Son Ütopya- Tarihte İnsan Hakları, çev. Firdevs Ev, İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları, 2017, 272 sayfa.

Son Ütopya'da insan haklarının tarihsel gelişimi ele alınmaktadır. Her ne kadar dinler insan öldürmenin günah olduğunu söylese de ne evrensel olarak ne de yasal olarak bir güvence vermiyordu. Ayrıca başka dinden olanları öldürmek suç sayılmıyordu. Böylelikle dinlerin emirlerinin yetmediği görülüyor ve ağır adımlarla devlet adamlarının bahsetmesiyle yasallaşma süreci devreye giriyor. İlk adım 1776 yılında Bağımsızlık Bildirgesi ile atıldı. Daha sonra 1789 yılında İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi ile pekiştirildi.

İnsan Haklarının tüm insanları içine alması 10 Aralık 1948 tarihinde Paris'te imzalanan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ile oldu. Hannah Arendt'in de Totalitarizmin Kaynakları'nda dediği gibi, "Kolektif üyelik tarafından tanınan ve 'hakka sahip olma hakkı' denen kavramın, yeni Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi'nde sıralanan değerlere ulaşılmasında kilit role sahip olduğu sonucuna varır: Topluluğa katılım olmadıkça kendi başına hak iddia edilmesi bir işe yaramaz." (sayfa 16) İnsan hakları bütün insanları kapsadığı zaman yarar sağlar; fakat Ortadoğu ve Afrika'daki durumlar Batı açısından İnsan Hakları ihlali olarak düşünülmemektedir.

'İnsanlık' kavramından bahsedersek, "bu kavram dünya çapında bir ahlaki formdan ziyade, genellikle kişisel eğitim ayrıcalığına dair bir ideali ima ediyordu. 'İnsani' ve 'insancıl' deyişleri ancak modern zamanlarda düşünülebilir hale geldi. Gerçekten de Arendt'in de belirttiği üzere Roma'da insanlık basit anlamıyla eğitimsel biçimlenme alanının ötesinde değerlere dair çağrışımları beraberinde getiriyorsa, bunlar nihai bir önemden çok, ancak önemsizliği ifade ediyordu. Arendt bu gözlemini, 'Bir beşeri varlık, başka bir deyişle bir homo, kelimenin özgün anlamına bakıldığında, yasaların ve yurttaşların siyasi gövdesinin dışında kalan bir kimseyi, örneğin bir köle ama mutlaka siyasetten ilgisiz bir kimseyi işaret ediyordu,' diyerek belirtir." (syf 18-19) Siyasette liderlerden, devletten ve halktan bahsedilirken insan(birey) kavramı da dahil olmuş oldu.

"Hakların korumalarının beklendiği bir diğer -yine özünde bambaşka- özgül değerler kaynağı da, artık devrim dönemine gelene kadar yüzyıllardır sadece mülkiyeti değil, bireyi de koruyucu olağan haklar sunan umumi ve medeni hukukun, uzun süredir var olan ve teoriye dayanmayan hukuki teamülleriydi. Umumi hukukta yaşanan gelişmeler, daha sonra Aydınlanma reformizmiyle birlikte, temel olarak cezai sürecin muhafızlarını güçlendirmekten sorumluydu: İzinsiz aramaya karşı korunma hakkı, geriye dönük işleyen yargılamaların engellenmesi, 48 saat içerisinde hakim önüne çıkarılma hakkı, bir kimsenin davacısıyla karşı karşıya gelebilme hakkı, bir jüri tarafından yargılanma hakkı gibi." (syf 21-22) İnsan hakları birey olarak ön plana çıkmaya başladı.
"İnsan hakları, Adolf Hitler'in zalim ve kötücül yeni düzenine karşı duracak, ümit verici alternatif bir hayalin tamamlayıcı parçası olarak yola çıktı. Savaşın ateşi içinde ve bundan kısa bir süre sonra, kişisel özgürlüklerin bir tür toplumsal demokrasiye yönelik daha geniş dolaşımlı vaatlerle uyum sağlayacağı yaşam hayali, savaşmak için ona motivasyon sağladı." (syf 43) İnsan hakları konusunda Adolf Hitler diğer insanlar için farkındalık yaratmıştır. Adolf Hitler Yahudi halkına eziyet etmiştir. Bireylere değil, halka eziyet etmiştir.

"İnsan hakları, 'totaliter' devlet köleliğinin aksine Batı medeniyetinin alamet-i farikası olarak son derece elzem kabul ediliyordu." (syf 69)

"Amerikan bildigesi aslında haklarla ilgili değildi; bu bildirgenin her şeyden önce dünyadaki diğer uluslara sömürgecilik sonrası egemenliği duyurması amaçlanıyordu. Uluslararası hukuka gönderme yapılsa da, bireylerin korunmasından ziyade, devletlerin tanınmasının önem taşıdığı bir uluslararası hukuktu bu." (syf 77) Buradan da "tüm halklar yaşama, mutlu ve özgür olma hakkına sahiptir." (syf 77) Artık ütopya bireysel hakları koruyandan halkları koruyan nitelik kazanmıştır. Böylelikle neden aç ve eğitimsiz insanlara değil de Doğu Avrupa'daki ve Latin Amerika'daki sorunlara çare bulunulduğu anlaşılıyor. Benzer olay yukarıda da değindiğimiz Adolf Hitler'in Yahudilere yaptıklarından sonrakilere açıklama getiriyor.

Uluslararası Af Örgütü 28 Mayıs 1961'de kurulmuştur. İnsan hakları ile paralel ilerlemektedir.

"Uluslararası Af Örgütü'nün kökenleri, birçok kimsenin yeni bir alternatif ütopya aramaya giriştiği 1970 ortalarından sonra yaşanan insan hakları patlamasını anlamak için değerli ipuçları sunuyor. Benenson'un (Observer'da yazar ve Uluslararası Af Örgütü'nün kurucusu) girişiminin yapısal bağlamı, Katoliklerden Pax Christi gibi (Yahudi bir ailede dünyaya gelen ve 1958'de din değiştiren Benenson da bu harekete katılmıştır) dini barış hareketleri ya da Protestan ekümenikleri için Dünya Kiliseler Konseyi'nden çok daha geniş bir kümelenmeye sahip olabilir. Frederick Nolde'ye rağmen iki grubun da düşüncelerinin merkezine insan haklarını yerleştirmemesi çok önemlidir. Aynı şekilde Uluslararası Af Örgütü'nün de insan hakları mücadelesiyle bağlantısı ilk başta ne merkezi ne de zaruriydi; bunun sebebi Benenson değil, onun hukukçu meslektaşı Peter Archer'dı; Archer insan hakları mücadelesi kavramının 'siyasi suçlular adına' yürütülmesi fikrini üstü kapalı bir biçimde dile getiren ilk kişiydi. Tesadüfi de olsa örgütün tarihinde oldukça merkezi bir konumda yer alacak olan bu anıştırma, Uluslararası Af Örgütü'ne insan hakları mücadelesindeki öncü rolünü kazandırdı." (syf 115-116)

"Siyasetteki bozulmuş ütopyalara karşı, onların üzerinde ve dışında tarafsız bir ahlaklılık var oluyordu." (syf 117) Ahlak insan hakları ile sağlanmaya çalışılıyor. Çünkü dinler ahlak konusunda yetersiz geliyor.

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, "insan hakları tarihindeki sömürgecilik karşıtı havanın geçmesi ve 1970'lerde insan haklarının totalitarizm karşıtlığı kisvesi altında sürpriz bir şekilde yeniden öne sürülmesiyle oldu." (syf 153)Bunda da Rusya'nın etkisi vardır. 80'lerin sonu 90'ların başındaki Rusya Federasyon'undaki kopmalardan da anlayabiliriz.

Louis Henkin(Columbia'da hoca ve hukuk fakültesi aktivisti, 1965'te: "'İnsan hakları için temel ümit uluslararası barışın sürdürülmesinde, uluslararası gerilimin azaltılmasında, iç istikrarda, siyasi kurumların geliştirilmesinde ve yaşam standartlarının yükseltilmesinde yatıyor. Çoğu durumda insan haklarının gereklilikleri yalnızca dolaylı olarak karşılanabiliyor,' diyordu. Başka bir deyişle, insan hakları başlı başına öğretisel amaç olarak kabul edilemezdi ve uluslararası hukuk camiasının güvenli dünyayı kurma ve refahı destekleme misyonlarını devam ettirmeye bağlı kalması en sağlıklısıydı." (syf 165)

Stalin ve Hitler'in ütopya fikirleri gerçekleştiğinde distopyaya dönüşmüştür ve totaliter sistem doğmuştur. Bunun sonucunda hak ve özgürlüklerde kısıtlamalar olmuştur. "İnsan hakları tüm siyasi ütopyaların öldüğü bir zamanda bir ahlaki ütopya olarak doğmuş olduğunda, iyi hayatı tanımlamakla ve bu iyi hayatın sağlanması için bir plan önermekle yükümlüydü, üstelik tam da siyaset üstü doğmuş olmasından ötürü bunu yapamayacak durumdayken." (syf 182)

"Sömürgesizleştirmenin ve vatandaşlık hakları hareketinin resmi düzlemde imparatorluğu ve ırkçılığı sona erdirmesinin ardından insan hakları dili, tarihinde ilk kez ikna edici antitotaliter silah ortaya koydu." (syf 185)

"1970'lerin sonlarında, insan hakları (daha çok antitotaliter bir refleks olarak) insancıl kaygılardan, özellikle de küresel eziyetlerden çarpıcı bir şekilde ayrılarak, tam tersi bir yükseliş yaşadı. Yaşadığı bu yükselişte insan hakları, genel anlamda acınası durumda olan insanlara değil, Doğu Avrupa'daki totaliter rejim karşıtlarına ve Latin Amerika'daki sıkıyönetim kurbanlarına yöneldi." (syf 187) Buradaki amaç insanların haklarının teslim edilmesi değil, daha çok dünya siyasetine karışılmasıdır.

"Yurtdışındaki soykırımlarla ilgili endişeler, insan haklarının, her türlü küresel kaygıya çözüm sağlamayı amaçlayan bir dünya görüşüne dönüşmesinin yalnızca bir boyutudur. (...) İnsan hakları diğer ütopyacı tasarıların bıraktığı 'boşluğu işgal etmiş' olsa da, bütün mesele bir boşluğu doldurmak değildi. Her yere nüfuz eden bir konuya dönüşmek, entelektüel yaratıcılık ve sıkı çalışma gerektirmesinin yanında, oldukça mücadeleci bir siyasi bölgeye genellikle fark edilmeden dalmak anlamına da geliyordu: İnsan hakları, kaçınılacak bir yol vaat ederek bu bölgeyi delip geçmişti." (syf 188)

"Totaliterlik ve otoriterlik azalırken toplumsal ve ekonomik haklara dair bilincin güçlenmesi kaçınılmazdı." (syf 189)

"Siyasetin ötesine geçme arzusundan türeyen insan hakları, sol ve sağ görüş arasındaki eski ideolojik mücadele sebebiyle enerjisi baltalanan insanlığın yeni siyasetinin temel dili oldu." (syf 192)

"Son ütopya, bir ahlak ütopyası olamaz. İnsan haklarının, geleceğin ütopyacılığını tanımlamayı hak edip etmediği hakkında bir şeyler söylemek içinse hala oldukça erken." (syf 193) "İnsan hakları genel bir slogan, bir dünya görüşü ya da bir ideal olamaz." (syf 192) Bu yüzden insan haklarının ütopya olması söz konusu olamaz. Ütopyanın kriterlerinden biri olabilir; ama kendisi olamaz. Yasalaştırmalar, örgütlerle hak savunması yapılsa da tek başına ütopya olamaz.

George Orwell, Savaş Günlükleri- Günlükler:1

George Orwell, Savaş Günlükleri- Günlükler:1, çev. Levent Konca, İstanbul: Sel Yayıncılık, Ekim 2017, 175 sayfa.

Orwell, İngiltere'de yaşarken savaşın etkisini gösterebilmek için 1940-1942 yıllarında günlük tutmuştur. Halkın duyarsızlığı, ordunun durumu, gazetelerdeki ve radyolardaki haberler, yiyecek-içecek sıkıntısı ve dünya hakkındaki görüşlerini yazmıştır.

Orwell'ın eşi Eileen başta Londra'daki Savaş Bakanlığı'nın Sansür Bölümü'nde çalışıyordu; fakat daha sonra 1942 yılında Gıda Bakanlığı'nda çalışmaya başlamıştır. "Eileen diyor ki, çalıştığı Sansür Dairesi'ndeki insanlar bütün 'kızıl' gazeteleri bir sayıyor ve Tribune'ü Daily Worker ile tam olarak aynı kefeye koyuyormuş." (syf 8) Böylelikle Orwell, eşi yardımıyla ilk bilgilere ulaşabiliyor. Buradan Orwell kendisini sadece solcu olarak komünist olarak görmediğini anlarız.

"Alışılageldik pazar kalabalıkları bir o yana bir bu yana sürüklenip duruyor; bebek arabaları, bisiklet kulüpleri, köpeklerini eğiten insanlar, köşe başlarında takılan delikanlılar; hiçbirinin yüzünde ya da kulağınıza çalınan hiçbir şeyde, bu insanların -bugün bütün pazar gazeteleri öyle söylese de- birkaç hafta içinde işgal edilebileceklerini kavradıklarına dair bir belirti yok. Çocukların Londra'dan tahliye edilmesi yönündeki tekrarlanan çağrılara verilen tepki çok zayıf oldu." (syf 13) İnsanlar onları direkt olarak etkilemediği sürece savaşa karşı duyarlı değiller. Dün gece dokuz haberlerini dinlemek için bir pub'a gittim ve oraya birkaç dakika geç vardığımdan, işletmeci kadına haberlerde ne olduğunu sordum. 'Ah, haberleri hiç açmıyoruz. Kimse dinlemiyor biliyor musunuz? Üstelik öteki barda piyano çalıyor, sırf haberler için çalmayı kesmezler.'"(syf 91) Bu durum sadece Londra bombalandığı zaman değişiyor; fakat bombanın atılmasından birkaç saat sonrasına kadar geçerliliğini koruyor.

Orwell ve arkadaşı 2.Dünya Savaşı sırasında Hitler'e yeterince karşı çıkılmadığını düşünüyor, genel olarak duyarsızlaşmadan şikayetçiler. D. "Yahudilerin Hitler yanlısı haline gelmiş olduğunu ya da buna hazırlandıklarını söylüyor. (...) Yahudilerin daima kendilerine tekmeyi basana hayranlık duyduklarını söylüyor." (syf 65)

Orwell hayatı boyunca sansür uygulamasından çok çekmiştir. "Arkasında az çok net bir propaganda çizgisi bulunan bir dizi konuşma planladığınızda, önce devam etmeniz söyleniyor, sonra şunun ya da bunun 'düşüncesizce' veya 'erken' olduğu gerekçesiyle durduruluyorsunuz, ardından yeniden devam etmeniz söyleniyor, sonra her şeyi yumuşatmanızı, bir yerlerde kalmış doğrudan ifadeleri çıkarmanızı ve diziyi başlangıçtaki anlamı ortadan kaldıracak biçimde 'modifiye' etmenizi talep ediyorlar; nihayet son anda her şey yukarılarda bir yerlerden gelen gizemli bir emirle aniden iptal ediliyor ve hiç ilginizi çekmeyen arkasında kesinlikle net bir fikir olmayan başka bir dizi doğaçlamanız isteniyor. Kulağa fazla zekice geldiğinden son anda iptal edilen konuşmalar yüzünden, sürekli katıksız bir saçmalık yayınlıyorsunuz." (syf 148)

George Orwell- Faşizm Kehanetleri

George Orwell, Faşizm Kehanetleri, çev. Aylin Onacak, İstanbul: Sel Yayıncılık, Temmuz 2016, 115 sayfa.

George Orwell'in çeşitli dergilerde yayımlanan yazılarından toplanan makaleler Faşizm Kehanetleri adıyla basılmıştır. Çoğunlukla 1945 ve sonrası yazdıklarından oluşmaktadır.

Orwell, Swift'in Gulliver'in Seyahatleri adlı eserinin eleştirisini yapmıştır ve Yenikonuş'a konusunda da ilham almıştır. Sözcük sayısının azaltılması radikal distopik bir karardır. Günümüzde insanlar sözcük dağarcıklarını geliştirmek isterler. "'Dostluk' ve 'iyilikseverlik'e önem verirler ama 'Bunlar da sadece belirli kimselere karşı duyulan bir şey olmayıp, bütün ırk için evrenseldir'. Aynı zamanda sohbete de değer verirler ama sohbetlerinde fikir ayrılığı yaşanmaz ve bunlar 'gereksiz hiçbir sözcüğün yer almadığı, her şeyin en az sayıda en anlamlı sözcüklerle ifade edildiği sohbetler'dir." (syf 23) İnsanlar aynı sözcüklerle benzer düşüncelere sahip olurlar.

"Benim 'vatanseverlik'ten kastım, belirli bir yere ve yaşam biçimine bağlılık: Kişi, dünyada daha iyi bir yer ya da yaşam biçimi olmadığını düşünür ama onu başkalarına dayatma arzusunda değildir. Vatanseverlik doğası gereği savunmacıdır, hem askeri hem de kültürel anlamda. Milliyetçilikse iktidar arzusundan ayrı tutulamaz. Her milliyetçinin değişmez amacı, kendisine değil ama bireyselliğini içine gömmeyi seçtiği ulusa ya da herhangi başka bir birime daha fazla güç ve prestij kazandırmaktır." (syf 32)

"Dünyayı şekillendiren enerjinin kaynağı aslında duygulardır: Irksal gurur, lidere tapınma, dini inanç, savaş aşkı. Liberal entelektüeller bu duygulara mekanik olarak tarih dışı gözüyle bakıp onları bir kalemde siler ve genellikle kendi içlerinde de öyle tümüyle yok ederler ki bütün eylem güçlerini yitirirler." (syf 60) Bu tür duyguların harekete geçirilmesini Orwell, 1984 adlı eserinde Büyük Birader figürü ile canlandırır.
"Wells'in (...) Son kırk yılda yazdığı neredeyse hangi kitaba bakılsa, aynı fikrin sürekli tekrarlandığı görülür: Planlı bir Dünya Devleti için çalışan bilim insanı ile nizamdan yoksun bir geçmişi geri getirmeye çalışan gerici arasında varsayılan antitez. Bu antitez romanlarda, ütopyalarda, makalelerde, filmlerde, kitapçıklarda hep az çok aynı şekilde belirir. Bir tarafta bilim, düzen, enternasyonalizm, uçaklar, çelik, beton, hijyen: Diğer tarafta savaş, milliyetçilik, din, monarşi, köleler, Yunan profesörler, şairler, atlar. Bilimsel insanların romantik insanlar karşısında kazandığı bir dizi zafer olarak görür tarihi." (syf 61) Orwell 1984 eserinde bu düşüncenin tersini yapmıştır. Böyle yaparak Wells hakkındaki "1924'e kadar Wells genel olarak gerçek bir kahindi. Fiziksel ayrıntıları bakımından yeni dünya tahayyülü şaşırtıcı ölçüde gerçekleşti." (syf 64) düşüncesini devam ettirip eleştirmiş olur.

"Çoğu siyasi propaganda bir yalancılık işidir, sadece gerçekler konusunda değil, hisleriniz konusunda da yalan söylersiniz. Ama her sanatçı bir propagandacıdır, çünkü kendisine cazip gelen yaşam tasavvurunu, dolaylı ya da doğrudan, kabul ettirmeye çalışır." (syf 69) 1984'teki Doğruluk Bakanlığının görevlerinden biri de bu tür etkinliklerdir, özellikle proletaryaya yapılan yayınlar bu minvaldedir.

Esere adını veren başlık olan Faşizm Kehanetleri bölümünde Orwell; Jack London'ın Demir Ökçe'sinin, H.G.Wells'i Efendi Uyanıyor'unun, Aldous Huxley'in Cesur Yeni Dünya'sının ve Ernest Bramah'ın The Secret of the League'nin eleştirisini yapmıştır. Direkt kendisinin faşizm ya da dünya siyasetiyle ilgili fikirleri yoktur. Yazarların kehanetlerinin olabilirliği üstüne yazmıştır. Wells'in Dünya Devleti'nin ve Huxley'in hedonist devletinin olamayacağını anlatır. London ve Bramah'ın eserlerinde de toplum tepkisi açısından haklı bulduğu noktaları işaret eder. Bu eleştiriden sekiz yıl sonra da ortaya 1984'ü çıkarır.